İNSANA VERİLEN
VÜCUD KOMPLEKSİ
İnsanı konu
alan birçok ilim dalı göstermiştir ki, insanoğlu et ve kemik yığınından ibaret
bir varlık değildir. İnsanın fizikî yapısı içinde, deyim yerindeyse, ondan daha
kompleks ve daha mükemmel bir ruh ve hisler dünyası vardır. Daha açık bir
deyimle, insanın vücudu "RUH" denen varlığın sarayı hükmündedir. Gözler vücut
sarayında açılmış iki penceredir ki, ruh bu âlemi bu iki pencereden
seyrediyor.
Dikkat
edilirse, bir dış etken karşısında ruh ve bedende meydana gelen durumlar
birbirinden kopuk değildir. Bazı hastalıkların sebeplerinin ruhî olduğu gerçeği
gözönüne alınırsa, ruh ile bedenin insanı bir bütün olarak ortaya koyduğu
anlaşılacaktır.
Elbette ki,
Allah tarafından insana verilen sevgi, saygı, heyecan, keder, korku ve hayal
gibi cihazları işletmeden yaşamak mümkün değildir. Şu farkla ki, hamuru kötü
yoğrulmuş bir insan, başka bir deyimle, kötü şartlarda yetişmiş olan bir insan,
bu duygulan kötüye kullanacaktır. İyi niyetli bir ilim adamının enerji imali
için yaptığı bir nükleer reaktörü, kötü niyetli bir politikacının bomba imalinde
kullanması gibi.
Korku hissi,
hayatımızı koruyabilmemiz için, Allah tarafından vücudumuza takılan manevî bir
cihazdır. Ama her şeyden ve herkesten korktuğumuz zaman ve kendi kendimize
hayalî tehlikeler ürettiğimiz takdirde, korku hayatımızı azaba çeviren bir his
olur. Stres de vücudumuza takılan bir cihazdır. Stres nedir, onu kısaca
tanımlayalım:
STRES, HEP
OLUMSUZ MU?
Stres, dıştan
gelen bir saldırı, bir baskı karşısında insanda oluşan bir gerilim, bir şiddet,
yahut normalin dışına çıkma halidir. Stres, vücudumuzun ruhî ve bedenî olarak
dış tesirlere karşı gösterdiği bir reaksiyondur. Bu itibarla stres, müsbet yönde
kullanıldığı zaman çok lüzumlu ve hayatî bir özelliğimizdir. Tıpkı korku, tıpkı
hayal, tıpkı akıl ve düşünce gibi...
Tam hedeften
vurmak isteyen bir nişancının, okunu yaya yerleştirip kirişi iyice germesi
gerektiği gibi, zor ve mühim bir işi başarmak isteyen gaye sahibi bir insanın
da, tüm fiziksel ve zihinsel gücünü o iş için ve o gaye üzerinde yoğunlaştırması
icap eder. İşte bu yoğunlaştırma işi bir gerilimdir, bir
strestir.
Koşu
çizgisinde bekleyen yarışçı, yeni bir cihazın projesini çizmeye çalışan
mühendis, güzel bir perspektifi yakalayıp resmetmeye çalışan ressam, yarın
gireceği sınavdan iyi not almak için, kitabın başında oturan öğrenci ve
benzerleri hep gerilim içindedirler. Buna pozitif gerilim, ya da müsbet stres
diyebiliriz. Suikast ve ihanet için pusuya yatmış adam, kumar masasında
sabahlayan oyuncu, stok ettiği mallara zam gelmesini bekleyen karaborsacı ve
bunlara benzeyen insanlar da gerilim içindedirler. Ancak bunların hali bir
negatif gerilimdir. Olumsuz bir stres halidir.
Bütün bu
gerilimlerin ötesinde bir metafizik ve ruhî gerilim daha vardır ki, her hakikat
yolcusu ve her hizmet eri, böyle bir gerilime her zaman muhtaçtır. Mesela,
dünyanın cezbedici ve nefsi okşayıcı gayr-i meşru eğlenceleri karşısında bulunan
bir insan düşünün, onu cehennemlik yapacak bir günahla aralarında kıl payı
kalmışken, şeytanı ve nefsiyle mücadele eden, galip gelmek için de ölümü ve
hesap gününü düşünen, böyle bir insanın içinde bulunduğu stres hali elbette ki
faydalıdır.
Bunlar stresin
olumlu ve faydalı yönleri. Fakat bizi asıl düşündüren ve 20. yüzyılın insanını
telaşlandıran husus, stresin olumsuz yönüdür. İsterseniz siz buna depresyon, ya
da ruhî çöküntü de diyebilirsiniz, işte insanlığı tehdit eden asıl hastalık hali
bu strestir.
Bu olumsuz
stres, sahibini kısır bir döngü içinde hapseder. Bu duruma düşen bir insan için,
tüm yollar kapalı görünür. Streste olan bir insan artık ümitlerini kaybetmiştir.
Önceleri meyhane, kumarhane veya eğlence yerlerine gider. Buraları kaçış
sığınağı olarak kullanır ve dertlerini unutmaya çalışır. Allah'ın bir nimeti
olan akıl, bellek ve hayal artık onun için birer tazip ve işkence aletidir.
Düşünmemek için sarhoş olur.
ÇARESİ
Ne var ki, tam
aksine insanın çözüm bekleyen problemleri her gün biraz daha büyür ve sonunda
stresten kurtulmanın bir yolunun olmadığını zanneder.
Oysa insanı bu
kötü durumdan kurtarmanın yolu vardır. Öncelikle şunu açıkça söylemeliyiz ki,
ruhen en dengeli olan insanlar, imanı en mükemmel olan insanlardır. Çünkü "iman
insanı insan eder. Hatta insanı sultan eder. Hakiki imanı elde eden adam kâinata
meydan okuyabilir." (B.S.N.)
Denebilir ki,
bir insan İslâm dinini hayatına ne derece tatbik ediyorsa, o derece iyi bir ruh
ve beden yapısına sahiptir. Çünkü gerçek bir mü'min ulvî hedefler peşindedir.
Başkasını rahatsız etmek şöyle dursun, Allah rızası için etrafındaki insanlara
bir iyilik meleği olur. En az kendi nefsi kadar mü'min kardeşini de düşünür.
Mü'min sefahete ve geçici eğlencelere talip değildir. Bütün duygularını helal
dairesinde kullanmaya çalışır. Çünkü o bilir ki "helal dairesi geniştir, keyfe
kâfi gelir, harama girmeye lüzum yoktur." Kısaca mü'min dünyayı bir lezzet ve
mükâfat yeri olarak görmez. Ona göre dünya, ebedî âlem için, yol üstünde
kurulmuş bir han ve bir bekleme salonudur.
İşte böyle bir
insan dünyanın en mutlu insanıdır. İçi huzur doludur, yüzü daima güler,
asrımızın hastalığı olan stres ona yanaşamaz. Çünkü o engin bir tevekkül
içindedir. Durum ne kadar ağır olursa olsun, mü'min dinin yanındadır. İnancına
ters düşen arzularını yenmiştir. Sosyal çevrenin dine aykırı baskısı bile onu
fazla etkilemez. İçten veya dıştan gelebilecek bir baskıya maruz kalınca,
mü'minin ilk başvuracağı silah sabırdır (Bakara, 2/155-6). Sabır bir irade ve
bir iman işidir. İnsanın başına arzu etmediği bir hâl gelince, o hâdisenin
yapacağı ruh çöküntüsünü engelleyecek bir tek silah vardır, o da Allah'a
teslimiyet ve sabırdır. Bunun da kaynağı hakiki bir
imandır.
STRESİN
TEMELİNDE YATAN GERÇEK
Ancak imanın,
stres üzerindeki bu olumlu etkisinin nereden kaynaklandığını görmek için stresin
temelinde yatan duyguyu görmek gerekir. Esasen stresin temelinde yatan endişe,
yok olma korkusudur. Deyim yerindeyse stres, ruhu kurtarma operasyonudur. Ama
bazen bu iş yanlış yapılır. Hasılı, yok olma endişesi, yani ölüm, stresin en
önemli bir sebebidir. Birkaç dakika sonra bıçak altına yatacak olan bir koyuna,
bir tutam ot verildiği zaman onu afiyetle yer. Oysa insan böyle midir? İdam
sehpasına gidecek olan bir insanın önüne, dünyanın en lezzetli yemeklerini bile
koysanız dönüp bakmayacaktır. Bu durumda olan bir insanın içinde fırtınalar
kopar, bütün hayatı bir sinema şeridi gibi gözünün önünden
geçer.
Stresin baş
sebeplerinden olan ölüm korkusundan kurtulmak için, ilk olarak iki yol göze
çarpar. Birisi ölüm fikrine alışmak, diğeri ise ölümü düşünmemektir. Bu iki yol
da çok zordur. Çünkü ölüm fikrine alışmak herkes için kolay değildir. Ölümü hiç
düşünmemek ise, insanı devekuşuna benzetir. Avcıyı görünce uçamaz, başını kuma
sokar. Çünkü insan aklı hem geçmiş zamanın üzüntülerini, hem geleceğin
korkularını, hem de şimdiki zamanın sorunlarını beraberinde taşıyan bir
alettir.
Buna göre,
"ben hiçbir şey düşünmeden yaşamak ve canımın istediği gibi her şeyi yaparak
ömür sürmek istiyorum" diyen bir insan, boş bir iddiada bulunmuş
olur.
ÖLÜM
KORKUSUNDAN NASIL KURTULURUZ?
Peki insanı
ölüm korkusundan ve dolayısıyla stresten kurtaracak nedir? İnsanı ölüm
korkusundan kurtaracak, yahut ölüm korkusunu en aza indirecek yol, ölümün ebedî
bir idam olmadığı yolundaki fikirdir. Buna kısaca ahiret inancı diyoruz. Ruhun
ölümsüz olduğunu kabul eden bir insan mutlaka ölüm korkusunu en aza indirmiş,
yani onu hafifletmiş olur. "Hafifletmiş olur" diyorum, çünkü, istisnalar hariç,
ölüm korkusunu yok etmek oldukça iddialı bir olaydır.
Bir ilim adamı
"ölüm, cümlenin sonuna konan bir noktadır" demiş. Bir diğer ilim adamı ilave
etmiş, "bir farkla ki, cümleyi en güzel şekilde yazdığına inanan kimse dahi,
elleri titremeden o noktayı koyamaz" demiştir.
Kur'ân, ölümün
de hayat gibi yaratılmış olduğunu vurgulayarak, ölümün bir nimet olduğunu ifade
eder (mülk 67/2). Çünkü ölüm hayatın sıkıntılarından bir kurtuluştur, bir
terhistir, bir paydostur. Kur'ân'a göre ölüm bir bitişin, bir sona erişin
ifadesi değildir. Aksine ölüm yeni bir hayata geçişin ilk basamağıdır. Tıpkı
dünyaya gelmek gibi.
Ölüme bu
manayı veren İslâm dini, insanlığın maddî, manevî mutluluğunun tecellisi ve
sığınak kaynağıdır. İnsana sadece kabir kapısına kadar arkadaşlık edecek
değerler, gerçek dost ve kurtarıcı değillerdir. Dünyanın yüzü devamlı öbür âleme
dönük olduğu gibi, insan da yüzünü ebedî saadeti kazanmaya
çevirmelidir.
M.Kazım Yılmaz
Yeni Ümit Dergisi 1995
0 yorum:
Yorum Gönder