113 - Bağdad 182
böylece ilmiye sınıfının kıyafetini değiştirerek onlara ayrı bir resmiyet ve ciddiyet kazandırmıştır.
İmam-ı A'zam Hazretleri'nin bir numaralı talebesi olan Ebû
Yusuf'u Hanefi fıkhının yegâne yayıcısı olarak görmek mübalâğalı değildir. Zira
Ebû Yusuf, üç halifenin zamanında Başkadılık etmiş. sahip olduğu bu imkânı da
Hanefi fıkhının yazılıp okunması yolunda kullanmıştır.
Bu bakımdan, ilâhi hükümleri Âyet ve Hadis'ten alarak açıklığa
kavuşturmakla hizmetini tamamlayan Ebû Hanife, kitap yazarak bu hükümleri
sabitleştirmeye muktedir olamamışsa da, sağ kolu sayılan Ebû Yusuf, çıktığı
makamın imkânlarını bu hükümlerin tesbit ve tamimi yolunda azamî derecede
kullanmış, böylece İslâm hukukuna en büyük hizmeti yapmıştır.
Ebû Yusuf, hicri 113'te doğmuş. (M. 731). altmış dokuz senelik
fevkalâde verimli bir ömürden sonra, 182'de Bağdad'da vefat etmiştir.
Halifelerden Mehdi, oğlu Hâdî, sonra da. Hârun Reşid'in
zamanında olmak üzere, tam 3 tane halifeye Başkadılık yapmış, bu müddet
zarfında hukuktaki eşsiz liyakat ve istidadını da icraatıyla bizzat ortaya
koymuştur.
Ebû
Yusuf un zamanına kadar ilmiye sınıfının giyimi ayrılmamışken, o, ulemâya ayrı
bir giyim tarzı getirmiş;
böylece ilmiye sınıfının kıyafetini değiştirerek onlara ayrı bir resmiyet ve ciddiyet kazandırmıştır.
Gariptir ki, kıyamete kadar isminden bahsettirecek bir itibar ve
makama kavuşan Ebû Yusuf, başlangıçta hiç de böyle bir itibar ve hürmete lâyık
halde değildi. Mahrumiyetler ve hayatın musibetleri, küçük yaşta onun belini
bükmüş, babası o henüz çocukken vefat etmesi üzerine bu mahrumiyet had safhaya
çıkmıştı. Hatta annesi hayatta kimsesiz kalınca, onu bir çamaşırcının yanına
hizmetçi vererek, oradan kazandığı gündelikle geçinmek zorunda bile
kalmışlardı.
Ebû Yusuf ise, çalışmak üzere gittiği çamaşırcının yanından
kaçıp Ebû Hanîfe'nin Kûfe Mescidindeki meclisine gelir, orada okunan hadîsleri,
onlardan çıkarılan hükümleri dinler, burada âdeta kendinden geçer, hatta sık
sık annesi gelip de kulağından tutup kaldırıncaya kadar da kimseden haberi
olmazdı.
Kendisi bu devresini şöyle anlatır:
"Ben sık sık kaçıyor, Ebû Hanife'nin ilim meclisine
katılıyordum. Annem de gelip beni yakalayarak çamaşırcının yanına götürüyordu.
Bir gün yine gelip de beni derste yakalayınca, Ebû Hanîfe'ye çıkıştı:
"Senin ekmeğin pişmiş, aşın hazırlanmış. Halbuki biz, bir dânik kazanmak
için çalışıyoruz ki, karnımızı doyuralım" dedi.
Ebû Hanife ise şu karşılığı verdi:
-Sen bu çocuğa dokunma! O, şu anda fıstık yağıyla kavrulmuş
pelte yemeyi öğreniyor!
Annem bu söze fena halde kızdı:
-İhtiyar, sen iyice şaşırmışsın, bizimle alay mı ediyorsun?
Neresinde bunun fıstık yağıyla kavrulmuş pelte? Baksana bu çocuk çamaşırcının
yanında bir dânik (o günkü paranın adı) kazanmak için gündelikçi olarak
çalışıyor... dedi.
Bundan sonra Ebû Hanîfe bana sık sık para yardımında bulundu,
çamaşırcının yanında çalışmak ihtiyacından kurtardı. Ne zaman ki Hârun Reşid'in
sarayında Başkadı iken sofraya oturdum, işte o zaman Ebû Hanife'nin anneme
söylediği sözü aynen zuhur etti. Sofraya buyur eden Halife, şöyle diyordu:
-Yâ Yâkub, bugünkü yemeğimiz biraz farklıcadır. Ben:
-Bu farklı yemek nedir yâ Emîre'l-Mü'minîn? dedim. O şöyle cevap
verdi.
-Bu yemek, fıstık yağıyla kavrulmuş peltedir....
Bu cevap beni düşündürünce, Halife tefekkürümün sebebini sordu.
Ben de Ebû Hanife'nin vaktiyle anneme verdiği cevabı söyleyince, Hârun Reşîd
şöyle dedi:
-Allah'a yemin ederim ki, ilim hem dini, hem de dünyayı imar
eder. Ebû Hanife baş gözüyle göremediği hususları akıl gözüyle görmüş,
gördüğünü de aynen ifade etmiştir. İşte;onun haber verdiği yemek budur..."
İmam-ı A'zam'ın oğlu Hammad, babasının ilim meclisinden
bahsederken Ebû Yûsuf'la Züfer'in durumunu şöyle anlatır:
"Bir gün Mescidin ders yerinde oturuyorlardı. Babam
kendisine mahsus yerde, Ebû Yusuf sağında, Züfer de solundaydı. Diğerleri dersi
biraz gerilerden takip etmekteydiler. Ebû Yûsuf bir mes'eleyi izah ediyor,
Züfer eksiğini buluyordu. Züfer izah ediyor, Ebû Yûsuf eksiğini çıkarıyordu.
Derken, öğle ezanı okundu, mes'elenin son şekli ise Ebû Yusuf'un dediği gibi
karara bağlandı. Bu sırada elini Züfer'in dizlerine koyan babam, tebessüm
ederek dedi ki:
-Sakın Ebû Yûsuf'un kadılık ettiği beldede bir makama talip
olmayasın."
Hammad sözünü şöyle bağlar:
"Gerçi Züfer, Ebû Yûsuf'a yetişemiyordu. ama Ebû Yûsuf'tan
gayrı hiçbir kimse de Zûfer'i geçemiyordu."
Ebû Yûsufta zekâ, mantık had safhadaydı. Çoğu zaman mantığını
işletir; akli delille mes'elenin nakildeki hükmünü bulurdu. Bununla beraber
etrafına saygılıydı. Yalnız kendinin değil, başkalarının da konuşmasını
isterdi.
Bir gün meclisinde hep susan bir adama iltifat etti:
-Hep biz konuşuyoruz, sen susuyorsun. buyur sen de konuş. Adam
sanki fırsat bekliyormuş gibi hemen sualini sordu:
-Oruçlu insan ne zaman orucunu açar?
-Akşam güneş batınca...
Adam bu defa da sualini şöyle tekrarladı:
-Ya o güneş batmazsa?
Sualin saçmalığı meydandaydı. Ebû Yûsuf adama ne kızdı, ne de
öfkelendi. Sadece gülerek şu cevabı verdi:
-Birader, sen konuşmamakta isabet etmişsin, ben ise seni
konuşturmakta hata etmişim!.. Sen yine susmaya devam et...
Ebû Yûsuf mektup yazıyordu. Biri de yazdığına göz ucuyla
bakıyordu. Mektubu bitirdikten sonra, göz hırsızlığı yapan adama sordu:
-Yazıda bir hatam oldu mu?
-Hayır, ne bir hata ne de bir harf eksik olmadı.
Adamın hâlâ utanmadığını görünce, oradan kalkıp giderken şöyle
söylendi:
-Adam sanki fena ahlâk mektebinden mezun olmuş. Hiç de renk
vermiyor. Mektubumu kontrol ediyor, yine de utanmıyor?
İbn-i Hallikan, Ebû
Yûsuf için şunları kaydeder:
-"Ebû Yûsuf. Ebû Hanife'den sonra ilmin nihayeti, fıkhın
sonudur. Asrında ondan ilerde kimse yoktur. Hanefi mezhebi üzerine usulü fıkhı
ilk defa yazan O'dur. Ebû Hanife'nin ilmini yeryüzüne yayan de Ebû Yûsuf
tur."
Bunu İmam-ı A'zam Hazretleri de ifade buyurmuştur. Hastalığı
yüzünden derslere bir ara gelemeyen Ebû Yûsuf u ziyarete giden Ebû Hanife.
ziyaret çıkışında. eşikte iken şöyle konuşmuştur:
-Bu genç vefat ederse, bilin ki yeryüzünün en âlimi vefat
etmiştir.
Ebû Yûsuf bu kadar ilmi nasıl elde etmiştir acaba? Sadece
yaratılışındaki farklı zekâ ve kabiliyetiyle mi, yoksa kendi gayret ve cehdinin
de bir neticesi midir bu? Bunu anlamak pek zor değildir.
Bakın şu söz Ebû Yûsuf'a aittir. Diyor ki:
"İlim öyle bir şeydir ki, sen ona kendinin tümünü vermezsen
o sana yarısını bile vermez! Sen ilme gayretinin tamamını vereceksin ki o da
sana yarısını versin."
Demek, Ebû Yûsuf tamamını vermiş ki, ilmin bu kadarını alabilmiş.
Sadece yaradılıştaki kabiliyet ve istidatla işi bitirmemiş. Anlâşılan bu ölçüyü
de hocasından almış...
0 yorum:
Yorum Gönder