Hicrî 681'de vefat etmiş olan büyük müellif İbn-i Hallikan'ın
sekiz ciltlik Vefeyâtını inceliyorum.
Tâbiîn'in de hayatını anlatan bu değerli eserde, İslâm
büyüklerinin şahıslarında, İslâm'ın güzelliğini nasıl gösterdiklerini ibret ve
hayretle okumaktayım. Ve bir daha anlamaktayım ki, Bediüzzaman Hazretleri'nin
şu meâldeki sözleri, yerden göğe kadar haklıdır ve doğrudur:
"Eğer bizler İslâm'ın güzelliğini nefsimizde bizzat
göstersek, sair dinlerin mensupları ve çevremizdeki mütehayyirler, bölük bölük
İslâm'a girecek, Müslümanlığa yakınlık duyacaklardır."
Demek ki bizler bugün çevremizdeki müteredditlerin İslâm'a
dikkatlerini çekemiyor. Müslümanlık hakkındaki yanlış düşüncelerini
düzeltemiyorsak, bu bir ölçüde şahsımızda İslâm'ın güzelliğini
gösteremeyişimizden, kavlimizle fiilimizin birbirini tutmayışındandır.
İslâm büyüklerinin kavliyle fiili birbirini tuttuğundandır ki,
zamanlarında geniş sahalara müessir olmuş, çevrelerindeki mütereddit ve
mütehayyirlere İslâm'ı sevdirip benimsetmişlerdir.
Sözü daha fazla uzatmadan Vefeyâtın İmam-ı A'zam Hazretleri'nden
bahseden kısmından birkaç misal arzedeceğim sizlere. Beşinci ciltte şunları
okumaktayız:
"Ebû Hanîfe'nin Kûfe'de eskici bir komşusu vardı. Bu adam
gündüz akşama kadar bir köşede ayakkabı tamir eder, akşam evine gelince de
çilingir sofrasını kurup, içmeye başlardı. Üstelik içki sofrasında birtakım
şiirler de söyler, bitişikteki komşusu Ebû Hanife'yi rahatsız ederdi. Bir ara
bu adamın sesi sedası kesildi. Bunu merak eden Ebû Hanife sordu:
-Bizim eskici komşunun sesi sedası kesildi, bir kaç gündür
işitemiyorum, nerede kaldı acaba?
Dediler ki:
-Bir iftiraya uğradı. Kûfe valisi onu hapse attırdı. Şimdi
içerde yatıyor.
Ebû Hanîfe komşusuna ilgisiz kaldığından dolayı kendini suçladı.
Sabah namazını kıldıktan sonra atını eyerletti, binip doğruca Kûfe valisinin
konağına gitti. Kendisini hürmetle karşıladılar. Emrinin ne olduğunu sordular.
Ebû Hanife:
Kısa bir araştırmadan sonra adamın suçsuzluğu meydana çıktı ve
Ebû Hanife hapishane dışında komşusunu atıyla bekledi. Adam çıkınca atının
terkisine bindirdi, birlikte evin kapısına kadar geldiler. Ebû Hanife
ayrılırken şöyle konuştu:
-Aziz komşum, kusura bakma, duruma geç muttalî olduğumdan
komşuluk hakkını geç ifa ettim. affını istirham ediyorum.
Eskici, mahcup oldu, sonra da şöyle söyledi:
-Beni fevkalâde mahcubiyete attınız. Bundan sonra Allah'a söz
veriyorum ki, bir daha içki içmeyeceğim ve senin gibi bir muhterem komşuyu
rahatsız etmeyeceğim.
Ve eskici bir daha içki içmemiş, Hazret-i İmam'ı rahatsız etmemiştir.
Sarhoş bir adamın kurtuluşu, içkiyi ve süflî hayatı terk edişi
Ebû Hanîfe'de gördüğü İslâm'ın komşuluk münasebeti, hazımlı sabrı ile olmuştur.
Ebû Hanife'nin bu sabrı ve ilgisi olmasa, o netice alınamayacaktı.
Ebû Hanîfe'nin örnek ahlâkından bir misal daha verelim
isterseniz:
Bakın İslâm, O'nun şahsında nasıl berrak ve saf bir şekilde
tecellî ediyor; düşmanları bile Hazret-i İmam'ın gıybet ve dekikodusundan nasıl
âzâde kalıyorlar.
Büyük Mutasavvıf İbn-i Mübârek ile, Süfyân-ı Sevrî karşı karşıya
oturmuş, sohbet etmekteler: Bir ara İbn-i Mübârek şöyle bir sual sordu:
-Ya Sevrî, Ebû Hanife, Halife Mansur'dan bunca eziyet gördü;
zulme maruz kaldı. Falan ve filân kimseler de O'nun hakkında lâyık olmadığı
iddialar. ihdas ettiler. Fakat Ebû Hanîfe bu düşmanlarının bir defa olsun
gıybetini yapmadı, aleyhlerinde konuşmadı. Acaba onu düşmanlarının aleyhinde
konuşmaktan men'eden nedir?
Sevrî'nin cevabı şu olur:
-Ben
Ebû Hanife'yi çok iyi tanırım. O, sevabına aleyhine konuştuğu kimseleri
musallat edecek Müslümanlardan değildir. Ne sevap kazanmışsa hepsi de yanında
kalır, kimseye onları kaptırmaz. Bunca
Müslümanlardan değildir. Ne sevap kazanmışsa hepsi de yanında
kalır, kimseye onları kaptırmaz. Bunca zamandır yakınında bulunuyorum, tek
cümlelik olsun gıybet ettiğini işitmedim.
Bundan anlaşılıyor ki, gıybetini yaptığımız kimseler, huzuru
İlâhi'de yakamıza sarılarak: "Aleyhimize konuşmak suretiyle hakkımızı
aldınız. Sevabınızı vermek suretiyle de hakkımızı iade ediniz" diyeceklerdir.
Hazret-i İmam bu yüzden düşmanlarının bile aleyhinde konuşmamıştır.
İmam-ı A'zam Hazretleri bütün duygu ve lâtifeleriyle ümid ve
korku içinde. âdeta baştan aşağı İslâmi vecd ve haşyetle doluyordu.
Bir yatsı namazında İmam, "Zilzâl" sûresini okumuş. o
da namazdan sonra kendinden geçerek sürenin mânâsı etrafında tefekküre
dalmıştı. O'nu kendi haline bırakan müezzin gidip sabah namazına geri gelince
hâlen vecdinin devam ettiğini ve:
"Ey hayrın da şerrin de zerresini zayi etmeyen!. Kulun Ebû
Hanife'nin şer mesabesindeki hallerini affeyle!.." diye ağladığını gördü.
Nihayet müezzin yağı tükenmekte olan kandile yağ koyarken Ebû
Hanife vecd halinden sıyrılıp kendine geldi, müezzine hitaben: "Kandili mi
söndüreceksin?" diye sordu. Müezzin de:
-Efendim. sabah namazı oldu, ezan okumaya geldim, yatsı
değildir, cevabını verdi.
Bundan sonra sabah namazını da cemaatla kılan Ebû Hanife oturup
dersine devam etti ve müezzine de şöyle bir ricada bulundu:
-Benim birtakım hallerim vardır ki bir kısmına sen muttali
oluyorsun, istirham ediyorum, kimselere açma bunları, olur mu?
Hicri 80 tarihinde Kûfe'de doğan Hazret-i İmam, 150 tarihinde
Bağdad'da Halife Mansur'un zindanında vefat ederken de aynı ruh hâletini
muhafaza ediyordu. Kimseden müşteki olmaz, kimsenin gıybetini yapmaz. nefsinde
İslâm'ın sabrını, çalışkanlık ve ihlâsını bütünüyle temsil eder. çevresine de
bu haliyle güzel örnek olurdu.
0 yorum:
Yorum Gönder