Değerli kardeşimiz;
Önce
böyle bir harekete niçin ve ne maksatla teşebbüs edildiğine bakmak
lâzımdır. Böyle bir davranış bir çeşit protestodur. Bir devletten veya
kuruluştan normal yollarla hakkını alamayan kimseler, ümitlerini kesince
açlık grevine giderek haklarını talep etmektedirler.
Evvelâ,
böyle bir hak aramanın mantıkî ve meşru olmadığını belirtmek lâzımdır.
Şayet meşru bir hak talep ediliyorsa, gayri meşru ve anormal bir yola
başvurmak yersiz olur.
Böyle bir hareketin gayri
meşru olduğu, yâni dinimizin tasvip etmediği şu şekilde anlaşılır: Ölüm
orucuna başlayan veya başka bir tâbirle açlık grevine giren bir insan,
birşey yeyip içmemektedir. Aç ve susuz kalan bir insan ise gün geçtikçe
takâtten düşüp zayıflayacak, neticede ölüme gidecektir. İnsanın kendi
kendini ölüme terk etmesinin, canına kıymasının diğer bir adı da “intihar”dır.
İntihar
ise İslâmın kesinlikle haram saydığı bir harekettir. Çünkü bizi yoktan
var eden, beden elbisesini giydiren, hayat gibi bir nimeti bahşeden
Allah, bütün bunları biz insanlara bir emanet olarak ihsan etmiştir.
İnsan bu emaneti korumakla, onu tehlikelerden uzak tutmakla mükelleftir.
Bu emaneti kendi eliyle tehlikeye atan insan Allah katında mes’ul duruma düşer. “Kendinizi ellerinizle tehlikeye atmayın” (Bakara
Sûresi, 195) buyuran Yüce Rabbimiz; insanın hem maddî, hem de mânevî
hayatını her türlü tehlikeden korumasını emretmektedir.
Bunun
için, insanın ölmeyecek kadar birşeyler yeyip içmesi farzdır. Çünkü
bedenimiz, ancak yeyip içmekle ayakta durabilir, hayatiyetini devam
ettirebilir. Bu farzı yerine getiren insan büyük bir sevap kazanır. Bir
hadis-i şerifte Peygamberimiz, “Şüphesiz, Allah helâl olan herşeyden dolayı mükâfat verir. Hattâ kulun ağzına götürdüğü lokmada bile sevap vardır” buyururlar. (Mecmau’l-Enhur, 2/524)
Bu âyet ve hadisten şu hüküm çıkmaktadır:
“Bir kimse yemeyi ve içmeyi terk etse ve bu sebepten de ölse Allah’a karşı isyan etmiş, âsi olmuş olur.” (Mecmau’l-Enhur, a.y.)
“Yemeye, içmeye gücü kudreti olduğu halde ölünceye kadar aç kalan kimse günahkâr olur.” (el-Feteva’l-Hindiyye, 5/338)
Bilindiği
gibi, dinimiz domuz eti ve hayvan leşi yemeyi, içki içmeyi
yasaklamıştır. Fakat insan muztar durumda kalır, yiyecek içecek birşey
bulamazsa, ancak ölüm tehlikesini atlatacak kadar, haram sayılan bu
maddelerden yeyip içebilir. Böyle bir durumda kalan, yani hayatî tehlike
geçiren bir insan bu çeşit haram sayılan yiyecek ve içecekleri bulur da
yemezse yine mes’ul duruma düşer. Muteber fıkıh kitaplarımızdan
El-Feteva’l-Hindiyye’de bu hususta şöyle bir fetva bulunmaktadır:
“Bir
kimse şiddetli açlık hâline düşer, leş gibi haram sayılan bir yiyecek
bulur da yemez veya hiçbir şey yemeyerek oruç tutarsa, günahkâr olur.” (el-Feteva’l-Hindiyye, a.y.)
Yine
kul hakkını yemenin haram olduğunu biliyoruz. Fakat açlıktan dolayı
ölüm tehlikesine maruz kalan bir insan, başkasının elindeki bir yiyeceği
içeceği alıp yiyebilir, içebilir. Aynı kaynakta şöyle denir:
“Bir
kimse şiddetli açlık veya susuzluk çekerken yanındaki arkadaşında bir
yiyecek ve içecek olsa da vermese, onunla kavga yapar, zorla alır,
tehlikeyi giderir.” (Mecmau’l-Enhur, 2/528)
Aynı
şekilde dilenmeyi dinimiz haram kılmıştır. Fakat açlık tehlikesi geçiren
bir insan dilenmeye tâkati olduğu halde kimseden bir yiyecek istemeden
ölürse yine günahkâr olur. Çünkü kendi eliyle canını tehlikeye atmış
olmaktadır.
İşte bu saydığımız sebeplerden dolayı,
bir insan herhangi bir sebeple açlık gerevine girse, ölüm orucu tutsa,
hayatını tehlikeye atmış olacağından mes’uldür. Bir nevi intihar
sayılacağından, haram olan bir hareket işlemiş demektir.
Son yıllarda ülkemizde de örneğini gördüğümüz bu hareket Avrupa’dan gelen bâtıl bir âdetten başka bir şey değildir.
Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet
0 yorum:
Yorum Gönder