kişisel gelişim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kişisel gelişim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Kasım 2012 Pazartesi

Stres ve Çaresi

İNSANA VERİLEN VÜCUD KOMPLEKSİ
İnsanı konu alan birçok ilim dalı göstermiştir ki, insanoğlu et ve kemik yığınından ibaret bir varlık değildir. İnsanın fizikî yapısı içinde, deyim yerindeyse, ondan daha kompleks ve daha mükemmel bir ruh ve hisler dünyası vardır. Daha açık bir deyimle, insanın vücudu "RUH" denen varlığın sarayı hükmündedir. Gözler vücut sarayında açılmış iki penceredir ki, ruh bu âlemi bu iki pencereden seyrediyor.

Dikkat edilirse, bir dış etken karşısında ruh ve bedende meydana gelen durumlar birbirinden kopuk değildir. Bazı hastalıkların sebeplerinin ruhî olduğu gerçeği gözönüne alınırsa, ruh ile bedenin insanı bir bütün olarak ortaya koyduğu anlaşılacaktır.

Elbette ki, Allah tarafından insana verilen sevgi, saygı, heyecan, keder, korku ve hayal gibi cihazları işletmeden yaşamak mümkün değildir. Şu farkla ki, hamuru kötü yoğrulmuş bir insan, başka bir deyimle, kötü şartlarda yetişmiş olan bir insan, bu duygulan kötüye kullanacaktır. İyi niyetli bir ilim adamının enerji imali için yaptığı bir nükleer reaktörü, kötü niyetli bir politikacının bomba imalinde kullanması gibi.

Korku hissi, hayatımızı koruyabilmemiz için, Allah tarafından vücudumuza takılan manevî bir cihazdır. Ama her şeyden ve herkesten korktuğumuz zaman ve kendi kendimize hayalî tehlikeler ürettiğimiz takdirde, korku hayatımızı azaba çeviren bir his olur. Stres de vücudumuza takılan bir cihazdır. Stres nedir, onu kısaca tanımlayalım:

STRES, HEP OLUMSUZ MU?

Stres, dıştan gelen bir saldırı, bir baskı karşısında insanda oluşan bir gerilim, bir şiddet, yahut normalin dışına çıkma halidir. Stres, vücudumuzun ruhî ve bedenî olarak dış tesirlere karşı gösterdiği bir reaksiyondur. Bu itibarla stres, müsbet yönde kullanıldığı zaman çok lüzumlu ve hayatî bir özelliğimizdir. Tıpkı korku, tıpkı hayal, tıpkı akıl ve düşünce gibi...

Tam hedeften vurmak isteyen bir nişancının, okunu yaya yerleştirip kirişi iyice germesi gerektiği gibi, zor ve mühim bir işi başarmak isteyen gaye sahibi bir insanın da, tüm fiziksel ve zihinsel gücünü o iş için ve o gaye üzerinde yoğunlaştırması icap eder. İşte bu yoğunlaştırma işi bir gerilimdir, bir strestir.

Koşu çizgisinde bekleyen yarışçı, yeni bir cihazın projesini çizmeye çalışan mühendis, güzel bir perspektifi yakalayıp resmetmeye çalışan ressam, yarın gireceği sınavdan iyi not almak için, kitabın başında oturan öğrenci ve benzerleri hep gerilim içindedirler. Buna pozitif gerilim, ya da müsbet stres diyebiliriz. Suikast ve ihanet için pusuya yatmış adam, kumar masasında sabahlayan oyuncu, stok ettiği mallara zam gelmesini bekleyen karaborsacı ve bunlara benzeyen insanlar da gerilim içindedirler. Ancak bunların hali bir negatif gerilimdir. Olumsuz bir stres halidir.

Bütün bu gerilimlerin ötesinde bir metafizik ve ruhî gerilim daha vardır ki, her hakikat yolcusu ve her hizmet eri, böyle bir gerilime her zaman muhtaçtır. Mesela, dünyanın cezbedici ve nefsi okşayıcı gayr-i meşru eğlenceleri karşısında bulunan bir insan düşünün, onu cehennemlik yapacak bir günahla aralarında kıl payı kalmışken, şeytanı ve nefsiyle mücadele eden, galip gelmek için de ölümü ve hesap gününü düşünen, böyle bir insanın içinde bulunduğu stres hali elbette ki faydalıdır.

Bunlar stresin olumlu ve faydalı yönleri. Fakat bizi asıl düşündüren ve 20. yüzyılın insanını telaşlandıran husus, stresin olumsuz yönüdür. İsterseniz siz buna depresyon, ya da ruhî çöküntü de diyebilirsiniz, işte insanlığı tehdit eden asıl hastalık hali bu strestir.

Bu olumsuz stres, sahibini kısır bir döngü içinde hapseder. Bu duruma düşen bir insan için, tüm yollar kapalı görünür. Streste olan bir insan artık ümitlerini kaybetmiştir. Önceleri meyhane, kumarhane veya eğlence yerlerine gider. Buraları kaçış sığınağı olarak kullanır ve dertlerini unutmaya çalışır. Allah'ın bir nimeti olan akıl, bellek ve hayal artık onun için birer tazip ve işkence aletidir. Düşünmemek için sarhoş olur.

ÇARESİ

Ne var ki, tam aksine insanın çözüm bekleyen problemleri her gün biraz daha büyür ve sonunda stresten kurtulmanın bir yolunun olmadığını zanneder.

Oysa insanı bu kötü durumdan kurtarmanın yolu vardır. Öncelikle şunu açıkça söylemeliyiz ki, ruhen en dengeli olan insanlar, imanı en mükemmel olan insanlardır. Çünkü "iman insanı insan eder. Hatta insanı sultan eder. Hakiki imanı elde eden adam kâinata meydan okuyabilir." (B.S.N.)

Denebilir ki, bir insan İslâm dinini hayatına ne derece tatbik ediyorsa, o derece iyi bir ruh ve beden yapısına sahiptir. Çünkü gerçek bir mü'min ulvî hedefler peşindedir. Başkasını rahatsız etmek şöyle dursun, Allah rızası için etrafındaki insanlara bir iyilik meleği olur. En az kendi nefsi kadar mü'min kardeşini de düşünür. Mü'min sefahete ve geçici eğlencelere talip değildir. Bütün duygularını helal dairesinde kullanmaya çalışır. Çünkü o bilir ki "helal dairesi geniştir, keyfe kâfi gelir, harama girmeye lüzum yoktur." Kısaca mü'min dünyayı bir lezzet ve mükâfat yeri olarak görmez. Ona göre dünya, ebedî âlem için, yol üstünde kurulmuş bir han ve bir bekleme salonudur.

İşte böyle bir insan dünyanın en mutlu insanıdır. İçi huzur doludur, yüzü daima güler, asrımızın hastalığı olan stres ona yanaşamaz. Çünkü o engin bir tevekkül içindedir. Durum ne kadar ağır olursa olsun, mü'min dinin yanındadır. İnancına ters düşen arzularını yenmiştir. Sosyal çevrenin dine aykırı baskısı bile onu fazla etkilemez. İçten veya dıştan gelebilecek bir baskıya maruz kalınca, mü'minin ilk başvuracağı silah sabırdır (Bakara, 2/155-6). Sabır bir irade ve bir iman işidir. İnsanın başına arzu etmediği bir hâl gelince, o hâdisenin yapacağı ruh çöküntüsünü engelleyecek bir tek silah vardır, o da Allah'a teslimiyet ve sabırdır. Bunun da kaynağı hakiki bir imandır.

STRESİN TEMELİNDE YATAN GERÇEK

Ancak imanın, stres üzerindeki bu olumlu etkisinin nereden kaynaklandığını görmek için stresin temelinde yatan duyguyu görmek gerekir. Esasen stresin temelinde yatan endişe, yok olma korkusudur. Deyim yerindeyse stres, ruhu kurtarma operasyonudur. Ama bazen bu iş yanlış yapılır. Hasılı, yok olma endişesi, yani ölüm, stresin en önemli bir sebebidir. Birkaç dakika sonra bıçak altına yatacak olan bir koyuna, bir tutam ot verildiği zaman onu afiyetle yer. Oysa insan böyle midir? İdam sehpasına gidecek olan bir insanın önüne, dünyanın en lezzetli yemeklerini bile koysanız dönüp bakmayacaktır. Bu durumda olan bir insanın içinde fırtınalar kopar, bütün hayatı bir sinema şeridi gibi gözünün önünden geçer.

Stresin baş sebeplerinden olan ölüm korkusundan kurtulmak için, ilk olarak iki yol göze çarpar. Birisi ölüm fikrine alışmak, diğeri ise ölümü düşünmemektir. Bu iki yol da çok zordur. Çünkü ölüm fikrine alışmak herkes için kolay değildir. Ölümü hiç düşünmemek ise, insanı devekuşuna benzetir. Avcıyı görünce uçamaz, başını kuma sokar. Çünkü insan aklı hem geçmiş zamanın üzüntülerini, hem geleceğin korkularını, hem de şimdiki zamanın sorunlarını beraberinde taşıyan bir alettir.

Buna göre, "ben hiçbir şey düşünmeden yaşamak ve canımın istediği gibi her şeyi yaparak ömür sürmek istiyorum" diyen bir insan, boş bir iddiada bulunmuş olur.

ÖLÜM KORKUSUNDAN NASIL KURTULURUZ?

Peki insanı ölüm korkusundan ve dolayısıyla stresten kurtaracak nedir? İnsanı ölüm korkusundan kurtaracak, yahut ölüm korkusunu en aza indirecek yol, ölümün ebedî bir idam olmadığı yolundaki fikirdir. Buna kısaca ahiret inancı diyoruz. Ruhun ölümsüz olduğunu kabul eden bir insan mutlaka ölüm korkusunu en aza indirmiş, yani onu hafifletmiş olur. "Hafifletmiş olur" diyorum, çünkü, istisnalar hariç, ölüm korkusunu yok etmek oldukça iddialı bir olaydır.

Bir ilim adamı "ölüm, cümlenin sonuna konan bir noktadır" demiş. Bir diğer ilim adamı ilave etmiş, "bir farkla ki, cümleyi en güzel şekilde yazdığına inanan kimse dahi, elleri titremeden o noktayı koyamaz" demiştir.

Kur'ân, ölümün de hayat gibi yaratılmış olduğunu vurgulayarak, ölümün bir nimet olduğunu ifade eder (mülk 67/2). Çünkü ölüm hayatın sıkıntılarından bir kurtuluştur, bir terhistir, bir paydostur. Kur'ân'a göre ölüm bir bitişin, bir sona erişin ifadesi değildir. Aksine ölüm yeni bir hayata geçişin ilk basamağıdır. Tıpkı dünyaya gelmek gibi.

Ölüme bu manayı veren İslâm dini, insanlığın maddî, manevî mutluluğunun tecellisi ve sığınak kaynağıdır. İnsana sadece kabir kapısına kadar arkadaşlık edecek değerler, gerçek dost ve kurtarıcı değillerdir. Dünyanın yüzü devamlı öbür âleme dönük olduğu gibi, insan da yüzünü ebedî saadeti kazanmaya çevirmelidir.

M.Kazım Yılmaz 
Yeni Ümit Dergisi 1995
 

Read more »

3 Kasım 2012 Cumartesi

21.yüzyıl ve Kişisel Gelişim Bilmecesi

Kişisel Gelişim Çıkmazı
Emrah LEVENT -Sızıntı Dergisi 

20. ve 21. yüzyıl, modernite düşüncesiyle tanışmış toplumlar için benliğin ön plâna çıktığı, şahsî kabiliyet ve özelliklerin aşırı bir şekilde yüceltildiği bir dönemdir. Modern Batı toplumlarında "kişisel gelişim", ilk olarak "Kendine Yardım" olarak Türkçeye çevrilen kitabıyla İskoç Samuel Smiles (1812-1904) tarafından 1859'da yayımlandı. Bu kitabında Smiles, pozisyonu ve yaşı ne olursa olsun kişi kendine bir hedef belirlerse, inanç, sabır, gayret ve azimle ona mutlaka ulaşacağını anlatır. İnsanın kendi gücüyle başaramayacağı hiçbir şeyin olmadığını vurgular. Ayrıca başarıya giden yolda dinî değerlerin önemli bir unsur olduğunu vurgulamak için, "Tanrı, kendilerine yardımcı olanlara, yardımcı olur." cümlesini kullanmıştır.

Sekülerleşen dünyada maddecilik ve buna dayanan fikir akımları, özellikle aydınlar arasında büyük bir ilgi gördü. Bu fikir akımları içerisinde mânevî boşluğu doldurmak ve ferdi, bir hedef doğrultusunda motive etmek için "kişisel gelişim" kavramı ortaya atıldı. 20. yüzyılın son çeyreğinde ise bu anlayış, dinî kavram ve değerlerden daha fazla uzaklaştırılarak, insanlar eğer isterse, her şeyi başarabilir şekline dönüştürülmüştür. Özellikle modern toplumlarda mutluluğu başarıyla özdeşleştiren insanlar için bu kısa vadeli çözüm, çok hızlı bir şekilde kabul görmüştür. Egoyu şişiren ve ferdi aşırı yücelten bu anlayış, kitleler arasında hızla yayılmış ve bu maksatla yazılan kitaplar büyük ilgi görmüştür. Yazılı ve görsel medya, sürekli kazanma ve başarmayı reklâmlaştırarak büyük bir pazar oluşturmuştur. Bu noktada sorulması gereken en önemli soru, gittikçe yaygınlaşan bu anlayış ve yaklaşımın ne kadar doğru olduğudur.

"Kişisel gelişim" en açık şekilde kişinin kendini tanıması ve kendi kabiliyetleri ve özellikleri üzerinden hayata tutunmasıdır. Batı dünyası kişinin mutluluğunu ancak bu yolla elde edebileceğini ileri sürmüştür. Bir kişinin hayata tutunup yaşama sevinci üretebilmesini şu şartlara bağlamıştır: Hedef belirlemek, öz güven, farklı bakış açısına sahip olmak, motivasyonu sürekli yüksek tutmak, zamanı iyi yönetmek, tecrübe kazanmak, başarı odaklı olmak, değişime ayak uydurmak, sosyal iletişim kurmak, davranış geliştirmek ve kendini yenileyebilmek.

Batı kaynaklı "kişisel gelişim" anlayışında başarı, mutluluğu getiren en temel şartlardan biri olarak görülmekte ve başarılı olabilmenin şartları, yukarıdaki maddeleri hayata tatbik etmekten geçmektedir. İnsanın gayretleri ve iradesi, başarıyı elde etmede önemli bir faktör olmasına rağmen, tek başına yeterli değildir. Başarıya giden yolda insanın kontrol edebildiği faktörlerin nispeti % 1-5 civarında olduğundan, insanoğluna başarıları karşısında şükretmek ve tevazu elbisesini giymek düşer. Ayrıca başarılı olmakla mutlu olmanın farklı şeyler olduğu birçok modern toplumda açıkça görülür. Modern toplumlarda sadece başarı, ferdin ve toplumun hayatına huzur getirmek için yetmemektedir. Fertlerin çok eğitimli ve başarılı, buna bağlı olarak kişi başına düşen millî gelirin çok yüksek olduğu toplumlarda, intihar oranlarının yüksekliği ve kişilerin mutsuzluğu bunun bir delilidir. Meselâ bu ülkelerden her yıl ortalama, Belçika'da 18.000, Fransa'da 16.000, İskandinav ülkelerinde (Norveç, İsveç) 15.000, Japonya'da 23.000, Amerika'da 12.000 insan intihar etmektedir. Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi yukarda örneklediğimiz modern toplumlardaki "kişisel gelişim" kavramının fertte meydana getirdiği tahribatı şu cümlelerle açıklamaktadır: Her meselede 'ben' diyen insan, artık nefsini merkeze koyar, onu esas kabul eder, yaptığı her iş ve elde ettiği her başarıyla, enaniyetini biraz daha besler. Nefis merkezli ve kendine çok güvenen öyle bir insan, azıcık sürçüp düştüğü bir yerde ise bütün bütün ümitsiz kalır; tutunacak yer bulamaz ve bir daha da doğrulamaz.

İslâm dini insanın yaratılış gayesini, Yüce Yaratıcı'yı tanımak, sevmek ve O'na iyi bir kul olmak şeklinde tanımlamış ve bu, her iki dünya saadetinin anahtarı olarak görülmüştür. Bütün bunların ön şartı da kişinin kendini bilmesi ve tanımasıdır. Bu yüzden insan öğrenmeye ve gelişmeye uygun bir donanımda yaratılmıştır. Başarı ve mutluluk için yüce Allah, kulunun gelişmesini istemiş; bunu da kulun istek ve iradesine bağlamıştır. Yaratılanların en şereflisi olan insana düşen şey, yaşadıklarından ders çıkararak hayatını disipline etmesi ve Allah'ın istediği şekilde bir hayat sürmesidir. İnsan ancak bu sayede mutlu ve huzurlu olabilir.

"Kişisel gelişim" ekollerinde başarılı olmak için öne sürülen şeylerin hepsi, İslâm'ın özünde bulunmaktadır. Meselâ hedef belirleme, bizim kültürümüzde kişinin bir gaye-i hayale sahip olmasıdır. Gaye-i hayalde de en önemli şey, kişinin niyetidir. Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bir hadîslerinde: "Şüphesiz ameller niyetlere göredir. Ve elbette (kişiye) her işi için niyet ettiği şey vardır." buyurmaktadır. Bu hadîsten de anlaşılacağı üzere, İslâmî düşüncede niyet, hedeften çok daha önemlidir. Hedef belirlemek, sonra sebepler dâhilinde yapılması gerekenleri yapmak ve neticeyi Allah'a bırakmak esastır. Bu düşünceyle biz Müslümanlar netice ne olursa olsun, hakkımızda hayırlı olanın gerçekleştiğine inanırız. Bu yüzden Batı toplumlarında mutsuzluk olarak algılanan birçok şey, biz Müslümanlar için mutsuzluk sebebi değildir. Müslüman düşüncesinde başarı, Allah tarafından bahşedilmiş bir lütuf olarak görülür ve kişi, başarının asıl sahibi olarak kendini görmez. Bu sayede ideal Müslüman, başarıyla beraber gelecek olan para, şöhret, makam ve mansıp gibi nefsin hoşuna gidecek unsurların sahibi olarak kendini görmeyeceğinden, bunların elinden gitmesi durumunda da mutsuz olmayacak ve üzülmeyecektir.

Başarıya götüren unsurlardan biri olan motivasyon, insanın ideallerini gerçekleştirmede çok önemli bir yere sahip olan "umutsuzluğa düşmeme" ile çok yakından ilgilidir. Bir Müslüman hiçbir şartta ümidini yitirmemeli ve en kötü şartlarlarda dahi Yüce Yaratıcı'ya sığınarak ümitvar olmalıdır. Allah'a iman ile beraber gelecek olan bu düşüncenin insana kazandıracağı gücü, dinden koparılmış bir "kişisel gelişim" anlayışı veremez. Bir diğer unsur tecrübe kazanmaktır. Bu konuda Peygamber efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), Müslüman'ın tecrübelerden ders çıkaran kişi olduğunu, "Mümin aynı delikten iki defa sokulmaz." sözüyle veciz bir şekilde anlatır. Bütün "kişisel gelişim" kitaplarında görebileceğimiz en temel esaslardan biri de, sosyal iletişim kurabilmek, dost çevresini zenginleştirmek yani sosyal zekâsını kullanabilmektir. Dünyanın her yerinde kabul gören ve sosyal münasebetler kurmanın ilk basamağı olan selâmlaşma ve muhatabımıza güler yüz gösterme, Peygamber Efendimiz'in (sallallahu aleyhi ve sellem) bize tavsiye ettiği önemli bir sünnetidir. Ayrıca İslâm'ın en temel esaslarından biri olan namaz, günü beş parçaya ayırmaktadır. Bu sayede yapılacak işleri önem derecesine göre bu beş dilim içine yayma ve zamanı verimli kullanma konusunda çok önemli bir imkâna sahip oluruz. Bir mümin sabah namazı sayesinde güne erken başlar ve zamanı daha iyi değerlendirme fırsatı yakalar.

"Kişisel gelişim" eserlerinde maddî, nefsanî, menfaate dayalı ve haz odaklı mutluluk ön plândadır
. Burada aile, arkadaş gibi yakın çevrenin ve diğer insanların mutlu edilmesi çoğu zaman göz ardı edilmektedir. Bunu sağlayacak olan şey ise, paylaşmayı başarabilmek ve arkadaşının başarısıyla iftihar etmektir. Bu yapıldığı takdirde, kişi hayatla ve çevresiyle daha barışık ve daha huzurlu olur. İnsan-ı kâmil olmanın yollarını gösteren Bediüzzaman Hazretleri, "İhlâs Risalesi"nde bu konuyu şöyle anlatır: "Kardeşlerinizin meziyetlerini şahıslarınızda ve faziletlerini kendinizde tasavvur edip, onların şerefleriyle şâkirâne iftihar etmelisiniz."

Mânevî değerlerden uzak "kişisel gelişim" anlayışı, insanlara dâimî bir huzur vermediği gibi onları hayatın mânâ ve değerinden mahrum bırakarak, hiçlik ve boşluk duygusuna itmektedir. Bu yüzden insanların akıl, kalb, ruh, beden sağlığı bozulmaktadır. Yunus Emre, yüzyıllar öncesinde:

"Kemdür yoksulluktan niçelerin varlığı,
Bunca varlık var iken gitmez gönül darlığı"
diyerek bu hakikati ne güzel anlatır. Yani maddî olan hiçbir şey, insanı tam olarak tatmin etmez. Yüce Beyan'da anlatıldığı gibi, kalbler ancak Allah'ı sevmekle ve anmakla huzura kavuşur.

Kaynaklar
- Samuel Smiles, Kendine Yardım, (Self-Help, London, 1859), Hayat Yayınları, İst. 1998.
- M. Fethullah Gülen, "Öz Güven ve Mehdîlik İddiası", Vuslat Muştusu, Gazeteciler ve Yazar Vakfı yay. İst. 2008.
- Bediüzzaman, Lemalar, İhlâs Risalesi.

Read more »