"İslâm
emperyalist sistemler gibi, "fetih" adı altında değişik yerleri işgal ve istilâ
etmiş, sonra da sömürmüştür" diyorlar. İzah eder misiniz?
M.Fethullah Gülen Hocaefendi: Bu iddianın
da, benzeri isnatlar gibi İslâm düşmanları tarafından maksatlı olarak ortaya
atılmış diğer isnatlardan farkı yoktur. Her meselede olduğu gibi, bunda da
İslâm'ı bilmeyen Müslümanlar yanıltılmak ve idlâl edilmek
istenmektedir.
Bir kere, Arap yarımadasında, Mekke ve Medine'deki insan,
kimi sömürecek ve neyi istismar edecektir? Bir insanın kendi kavim ve kabilesini
işgal ve istilâsı, sonra da sömürmesi nerede görülmüş? Hele, sömürüldüğü iddia
edilen, o günkü Hicaz insanı ve Hicaz toprakları gibi fakir halk ve verimsiz
arazi olursa..?
Kaldı ki, İslâm'ın mesajını dünyanın dört bir yanına
ulaştırmak için yığın yığın tehlikeyi göğüsleyen ve inandığı dava uğrunda şehid
olmayı en büyük pâye sayan ve ömürlerini dört bir bucakta, kendilerinden
onbeş-yirmi kat daha fazla güçlerle yaka-paça olarak geçiren o yüksek ruhlu
ideal insanlara müstemlekeciliği, emperyalizmi, sömürüyü yakıştırmak gülünçtür
ve imkânsızdır. Acaba, bu insanlar bunca sıkıntı, bunca mahrumiyet ve bunca
fedakârlık karşılığı neyi elde etmiş, neyi istismar etmiş ve nelerden
faydalanmışlardır? Aslında senelerce, yurdundan, yuvasından, çoluk-çocuğundan
uzak yerlerde Rabbisini anlatmaktan başka bir şey düşünmeyen, ölümü ve şehadeti
en tatlı ideal haline getiren ve her muharebe neticesinde ölüp dostlarına
kavuşamamanın üzüntüsünü yaşayan bu insanlara sömürü isnadında bulunmayı, bu
iddiayı ortaya atanlar da kabul etmezler ya!..
Yeryüzünde işgâl ve
istilâyı, en iğrenç yanlarıyla emperyalizmi, İskender'den Napolyon'a,
Romalılardan Cermenler'e, Moğollardan günümüzün Avrupa devletlerine, Rus
diktatörlüğünden Amerika İmparatorluğu'na kadar "sömürü" sistemleri yaptılar.
Girdikleri yerleri harâb ettiler. Ahlâkı bozup milleti birbirine düşürdüler
sonra da arkalarında "harâb eller, yıkılmış hân-u manlar, kimsesiz çöller, emek
mahrumu günler, fikr-î ferdâ bilmez akşamlar" ve kandan, irinden seylâplar
bırakıp öyle gittiler.
Bugün ise, yavuz hırsız hesabı, kalkmış kendi
iğrenç işlerini, utandırıcı muamelelerini örtmek için İslâm'ı ve onun şanlı
Peygamberi'ni (sav), Peygamber'in mümtaz halifelerini ve şanlı Osmanlı
devletini, devlet idarecilerini, müstemlekecilik ve sömürü ile karalamak
istiyorlar.
Müslümanlar, tarihin hiçbir devrinde ve dünyanın hiçbir
yerinde ne devlet ve millet olarak ne de fert olarak kimseyi sömürmedikleri;
kimseyi istismar etmedikleri gibi, hâkim oldukları yerlerde sömürü ve istismâra
da izin vermediler.
Evet, cihanın dört bir yanında, fetihlerin fetihleri
takib ettiği bir dönemde, İslâm devletinin başındaki halife: "Bana Müslüman
fertlerin, en fakirinin hayat seviyesinde yaşamak yaraşır" diyerek günlük birkaç
zeytinle hayatını geçirirken neyi sömürdüğünü ve kimi istismar ettiğini iddia
edeceğiz?..
Bir muharebe esnasında öldürdüğü şahsın eşyası kendisine
verilmek istendiğinde, elini gırtlağına götürerek: "Ben gırtlağından bir ok
yiyip şehit olmak için bu muharebeye iştirak ettim; ganimet için değil!" diyen
gözü ötelere uyanmış birisi neyi sömürüyordu?
Bir başka karşılaşmada,
Müslümanlara ciddi zarar veren kâfirlerin ileri gelenlerinden birisini öldürüp
yoluna devam eden bir Müslüman, maktulün ganimeti başında İslâm ordusu
komutanının Allah adına and verdirerek çağırmasına karşılık, komutanın yanına
gelmeye mecbur olur ve yüzü peçeli muharible komutan arasında şu konuşma cereyan
eder:
- Allah için bunu sen mi öldürdün?
- Evet.
- Öyleyse
al şu bin dinarı.
- Ben bu işi Allah için yapmıştım.
- Senin ismin
ne?
- Ne yapacaksın ismimi? Yoksa âleme duyurup da sevabımı zayi etmek mi
istiyorsun?..
Rica ederim, bu insanların insanlığı sömürmesine ve
yeryüzünde müstemlekeler kurmasına imkân var mıdır? Doğrusu, kin ve adavet belli
bir seviyeye ulaşınca insanın ne gözü görüyor, ne kulağı işitiyor ne de makûl ve
mantıkî olabiliyor...
Şimdi gelelim asıl meseleye: Sömürü ve emperyalizm
nedir ve onu kim yapmıştır?
Emperyalizm veya diğer bir ifadesiyle
müstemlekecilik, bir toplumun başka bir toplum veya bir devletin başka bir
devlet üzerinde hakimiyet kurması, onu sömürmesi ve ondan faydalanması şeklinde
tarif edilebilir. Ancak, işgal, hâkimiyet ve sömürme her zaman aynı olmayabilir.
Bunu günümüzdeki şekilleriyle şöyle sıralayabiliriz:
1. Mutlak işgal ve
hâkimiyet: Bir ülkenin asıl sahiplerini bertaraf ederek gelip o ülkeye
yerleşmeye denir ki; Amerikalılar Kızılderililere, Avustralya'yı işgal edenler
Avustralya yerlilerine ve Filistin'i işgal edenler de Filistin halkına böyle
davranmışlardı.
2. Askerî işgal: Bir ülke üzerinde askerî hakimiyet kurup
o ülke insanının her meselesine müdahale etmeye denir ki; Hindistan'ı işgal eden
Britanya askerleri senelerce yerli halka böyle davranmışlardı.
3.
Müdahalecilik: Bir ülkenin hariciye, emniyet, müdafaa ve iktisâdi işlerine
açık-kapalı müdahale şeklinde olur ki, günümüzde Doğu ve Batı'nın, fakir, güçsüz
ve geri kalmış ülkelere karşı tavrı hep bu türlü müdahalecilik şekliyle
olmuştur.
4.Entelektüel transfer etme sistemi ki; günümüzde emperyalizmin
en yaygın ve en tehlikeli olanıdır. Bu sisteme göre sömürülmek üzere plâna
alınan ülkenin,kâbiliyetli, atılgan, müteşebbis evlatları seçilerek, yurt
içinde, yurt dışında hususî eğitimden geçirilip, hususî localara kaydettirilip
ülkenin kaderine hakim hale getirilirler. Daha sonra ise, bu yerli-yabancı
entelektüel, sistemli olarak ülkenin idaresinde en hayâti noktalara
yerleştirilerek kale içten fethedilmiş olur.
Son asırlarda, Batılı
müstemlekecilerin kullandıkları bu sistem çok geçerli olmuş ve bu yolla karşı
tarafa boy hedefi olmadan, onlarda nefret uyandırmadan yumuşakça hedefe
varılmıştır ki; günümüzün İslâm dünyasını, büyük ölçüde bu kabil bir istismar ve
sömürü çıkmazı içinde sayabiliriz.
Hangi şekliyle olursa olsun,
emperyalizmin işgaline uğrayan ülkelerde:
1. Asimilasyonlarla yerli halk
özünden uzaklaştırılmış; geçmişi ve tarihi unutturulmaya çalışılmış ve bir
kimlik bunalımına çekilmiştir.
2.Millî himmet öldürülmüş; arazı
verimsizleştirilmiş; sanayi emperyalist ülkeye bağlı hale getirilmiş; ilim
kısırlaştırılmış ve araştırmacılığın yerine şablonculuk ikame
edilmiştir.
3.Öldürmeme-kaldırmama politikasıyla, yerli halk, cankeş
edilerek hep başkalarına muhtaç hâle getirilmiş ve bütün bir hayat boyu,
ilericilik, Batıcılık, uygarlık, çağdaşlık gibi ne ifade ettikleri belli olmayan
kelimelerle avutulmuş ve uyutulmuşlardır.
4.Dış destek ve dış yardımlar
itibariyle ülke ablukaya alınmış; ithalât ve ihracata açık-kapalı hacir konmuş,
kalkınma ve büyüme inhisara alınarak bütün bütün zorlaştırılmıştır.
5.Bir
taraftan ülke insanının fakir bırakılması için lâzım gelen her şey yapılmış;
diğer yandan da, yığınlar lükse, isrâfa çekilmiş ve millet içine sürekli
tatminsizlik hissi saçılarak kavgaya varan hoşnutsuzluklar meydana
getirilmiştir.
6.İlim-teknik-teknoloji açısından araştırma ruhu
öldürülmüş; maârif yuvaları kopyacılığa, fabrikalar montajcılığa alıştırılmış,
kışlalar da emperyalist güçlerin, döküntü harp malzemelerinin meşherleri haline
getirilmiştir.
Şimdi acaba, İslâm'ı ve İslâm fütuhatını, bu kadar
kötülüğü de beraberinde getiren emperyalist sistemlere ve sömürü düzenlerine
benzetmek ne derece makûldür?..
Bir kere İslâm, kimseyi yurdundan,
yuvasından etmediği gibi, kimsenin eline, ayağına zincir vurarak çalışmasını da
engellememiştir. O, fethettiği ülkelerin insanlarını dinleriyle, duygularıyla,
düşünceleriyle serbest bırakmış ve onları her hususta kendi dindaşları,
vatandaşları gibi himaye etmiştir. Müslüman fâtihler, girdikleri hemen her
ülkeye huzur ve emniyet getirmiş ve yerli halk arasında kabul edilen, sevilen,
sayılan insanlar olmuşlardır. Böyle olmasaydı, Suriye Hıristiyanları,
ülkelerinin Roma İmparatoru tarafından istirdat edileceği endişesi karşısında
kiliselere dolup Müslümanların zaferi için dua ederler miydi? Ve böyle
olmasaydı, bir ucundan diğer ucuna altı ayda varılamayan alabildiğine geniş bir
ülkede asırlar boyu emniyet ve asâyişi devam ettirmek nasıl mümkün olabilirdi?..
Bugünkü komünikasyon imkânları, son model askerî araç ve gereçlere rağmen, avuç
kadar bir yerde bunca mekanize güçlerimizle emniyet ve asayişin temin
edilemediğini gördükçe onların bu mevzuda başvurdukları dinamiklere hayran
kalmamak mümkün mü? Zannediyorum, günümüzün pek çok münevveri de bu hakikatı
anlamış olacak ki, dünya hakimiyeti dönemimize ait varlık ve bekâmıza esas
teşkil eden dinamiklerin yeniden gözden geçirilmesi lüzûmunu izhar etmeye
başladılar.
Müslüman fâtihler, fethettikleri ülkelerin kapılarıyla
beraber, gönül kapılarının da kendilerine açılmasını başarabildi ve
fethettikleri ülke insanlarının saygı, itimat ve güvenine mazhar
oldular.
Girdikleri ülkelerdeki ilim ve sanat birikimini değerlendirip,
ilim ve sanat adamlarına çalışma zemini hazırladılar. Hangi dinden olursa olsun,
âlimlere ve fikir adamlarına ayrı birer değer atfederek onları islâmî toplum
içinde aziz ve mükerrem tuttular.
Müslüman fâtihler hiçbir zaman,
Amerikalı sığır çobanlarının,Yeni Dünyanın yerli halkına, Fransızların Cezayir
insanına, İngilizlerin Avustralya yerlilerine, Hollandalılar'ın
Endonezyalılar'a, yirminci asır Amerikalıların Vietnam halkına yaptıkları gibi
yapmadılar. Yapmak şöyle dursun, fethettikleri ülke halkına kendi dindaşları,
kendi soydaşları gibi davrandı ve onlara, aynı vatandaşları gibi muamelede
bulundular.
Halife Hz. Ömer, Mekkeli bir soyludan tokat yiyen bir
kıptîye: "Dön; sen de ona bir tokat vur" diyor; Amr b. Âs'ın Mısır yerlilerinden
birisini rencide ettiğini duyunca da: "İnsanlar analarından hür olarak doğdular.
Ne zamandan beri onları kul-köle olarak kullanıyorsunuz?" diyerek itâbda
bulunuyordu. Mescid-i Aksâ'nın anahtarlarını almak için Filistin'de bulunduğu
sırada, namaz vakitlerinden birisini içinde bulunduğu bir kilisede idrâk
ettiğinde Papazın ısrarla kilisede namaz kılmasını istemesine rağmen: "Hayır!
halife Ömer burada namaz kıldı diye yarın sizi iz'âc edebilirler" diyerek
dışarıda toprak üzerinde namaz kılmayı tercih ediyor ve mağluplara karşı
İslâm'ın fevkalâde insânî, alabildiğine yumuşak ve henüz günümüzde ulaşılamamış
seviyedeki tavrını gösteriyordu.
Rica ederim, bu insanların başkalarını
istismar etmeleri mümkün mü? Bunların başkalarını sömürmesi düşünülebilir mi? Ve
bu yüksek ruhların temsil ettikleri Kur'ân sistemine emperyalist düzen denir mi?