EMSALSİZ BİR HUKUK NİZAMI GETİRMİŞTİR
Resulullah'ın getirdiği hidâyet meyvelerinin başında, emsalsiz
bir hukuk nizamı bulunmaktadır. Ecdadımızın şer-i şerif ve şeriat dediği bu
hukuk nizamı, ümmî bir zatın eliyle ortaya çıktığı halde, ondört asrı ve
insanlığın da beşte birini, adâlet ve hakkaniyet üzerine idare etmesinin,
elbetteki dünyada emsali yoktur. "Fazilet odur ki, düşmanlar dahi tasdik etsin"
kâidesince, Hollandalı bir gayr-ı müslim hukukçunun dediklerini buraya aldıktan
sonra bazı müşahhas misâller vermek istiyorum: "İslâm hukukunda birçok
hükümler vardır ki, bazıları pek yakın vakitlerde Avrupa'ya girebilmiş ve daha
bir çok hükümleri vardır ki, asrımızdan sonra girecektir (1897). Bu iddiamıza
delil olmak üzere, şu şer'î hükümleri misâl olarak zikredebiliriz: Ehli
hayvanların himaye ve muhafazası; çevre hukuku; borçlunun borcunu ifâ etmediği
zaman hapisle tazyiki; mahkemelerde davaların meccanen görülmesi; evli bir
kadının kocasının iznini almadan kendi mallarında tasarruf hakkına sahip olması;
alım-satıma yetkili oluşu; boşanmanın kolaylığı; bütün müslümanların, makam ve
sıfatlarına bakılmaksızın kanun önünde eşitliği; sorgulamalarda sanıkları ikrar
ve itirafa zorlamak için işkencenin yasak edilmiş olması ve benzeri
sayamadığımız hükümler" (1). 1927'de toplanan hukuk kongresinin yayınlanan sonuç
beyannamesinde de şu satırlar yer almaktadır: "Beşeriyet Hz. Muhammed ile
iftihar eder. Çünkü o zat ümmî olmasıyla beraber, 13 asır evvel insanlığa öyle
bir hukuk nizamı getirmiştir ki, biz Avrupalılar 2 bin sene sonra onun
kıymetine ve hakikatına yetişsek mesud ve bahtiyar oluruz" (2).
Gerçekten ümmî bir insanın fiillerinden, sözlerinden ve
hallerinden çıkan İslâmiyet, her asırda ortalama 300 milyon, asrımızda ise 1
milyar 300 milyon insanın rehberi ve mercii olmuştur. Bilindiği gibi İslâm
hukukunun ikinci önemli ve aslî kaynağı sünnettir. Bugün bütün dünya
hukukçularının hayranlıkla tetkik ettikleri ciltler dolusu şer'î hükümler,
Kur'ân ve sünnet kaynağından alınmıştır. Resul-i Ekrem'in sünnetinin kaynağı
ise, üçtür; sözleri, fîilleri ve halleridir. Bunların ifade ettikleri hükümler
de üç kısımdır: Farzlar, nafileler güzel âdet ve âdâblar. Farz ve vâcib
olanlarına herkesin uyma mecburiyeti vardır ve fıkıh kitaplarında bütün
tafsilatıyla tetkik edilmiştir. Terkedilirse azap ve ikap vardır. Nafile
olanlara yine ehl-i imanın ittiba'ı tavsiye olunmuştur. Değiştirilmesi
bidattir, dalâlettir ve büyük hatadır. Sünnetin yeme ve içme gibi âdetler
kısmı ise, hikmet, maslahat, hususi ve içtimaî hayat itibariyle fevkalâde güzel
neticeleri ihtiva eder. Zira her normal hareketinde dahi çok önemli neticeler
ve hikmetler bulunduğuna Kur'ân işaret ettiği gibi, yapılan ilmî tetkiklerle de
isbat edilmiştir. Ayrıca onlara ittiba' etmekle âdetler ibâdetlere döner.
Elbette Resulullah'ın sünneti, uyulacak en güzel numuneler, takip edilecek en
sağlam rehberler ve düstûr ittihaz edilecek en muhkem kanunlardır. Sünnete
uymayan, tembellik ederse büyük hasâret; ehemmiyetsiz görürse büyük cinayet ve
tekzip edercesine tenkid ederse büyük dalâlet içindedir (3).
Resulullah'ın getirdiği hukuk nizamı, her müessesesi ile
beşeriyete rehberlik etmiş ve gerçek hukuk dersini vermiştir. Meselâ, batılı
yazarların devletler hukuk ile alâkalı eserleri, ancak 1532 - 1577 yılları
arasında yani XVI. miladî asırda kaleme alınırken, Resulullah'ın manevî ders
halkasında yetişen İslâm müçtehidlerinin konuyla ilgili ilk eserleri, "siyer"
başlığı altında 770-804 yani VIII. asırda kaleme alınmıştır, ilk müslüman Türk
Devleti olan Karahanlılar zamanında yetişen İmam Serahsî'nin devletler hukukuna
dair imam Muhammed'în eserini beş cilt halinde şerhetmiş olması, ne acıdır ki,
bizden önce Avrupalıların hayretini mucip olmuştur (4)."1179 tarihinde Latran
Konsili, hristiyan ülkelerde müslüman devletlerin ticarî temsilci bulundurması
yani konsolosluk açması surda dursun, hristiyanların müslümanlarla ticaret
yapmasını dahi yasaklamıştır. Halbuki diğer taraftan müslümanlar ve özellikle de
müslüman Türkler, Avrupa tüccarlarına şer'î sınırlar içinde kendi ülkelerinde
temsilci bulundurmalarına dahi müsaade etmiş yani konsolosluk müessesesini
devletler hukukuna İslâmiyet kazandırmıştır" (5). Devletlerarası
münasebetlerde bu böyle olduğu gibi, fertler arası münasebetlerde de durum
aynıdır. 1215 miladî yılında kralın karşısında insanların da hayat hakkını
tanımayı, kendileri için şeref kabul eden Avrupa'nın yanında, İslâm hukuk
nizamı, günümüzdeki şekliyle insan haklan beyannamesinden daha ileri bir tarzda
fertlerin hak ve hürriyetlerini hem tanımış ve hem de garanti altına almıştır.
"Her müslümanın canı, malı ve ırzı, diğer müslümana haramdır, dokunulmazdır.
Kişiye şer olarak, müslüman kardeşini hakir görmesi yeter" buyurarak şahsî
hakları teminat altına alan Resulullah'ın beyânları; "Erkek ve kadın bütün
müminlere, işlemedikleri bir suç yüzünden işkence ve eziyet edenler, muhakkak
bir yalan ve apaçık bir suç yüklenmişlerdir" (6) ferman ederek işkenceyi ve
haksız ithamları şiddetle reddeden Kur'ân'ın emirleri nerede? 1789 inkılâbından
sonra bile kadını akıl hastası gibi mahcur sayan Avrupalılar ile 1989'da dahi
hak ve hürriyeti kendi istek ve arzuları ile sınırlayan ve tanımlayan
Avrupa-kaselislerin sakat anlayışları nerede?
Şunu belirtelim ki, tehditlerle, korkularla ve hilelerle
insanları başka bir mecraya çevirtmek mümkündür; fakat bu daima muvakkattir.
Ancak irşadı ve hükümleri ile kalblerin derinliklerine kadar nüfuz etmek,
duyguların en incelerini heyecana getirmek, yüce ahlâkı hukuk nizamı ile beraber
tesis edip alçak huyları imha eylemek ve sadece görünürde değil, kalblerde ve
gönüllerde de hukukun meşruiyetini kabul ettirmek, yalnız ve yalnız
Resulullah'ın getirdiği hukuk nizamına has bir vasıftır. Zira bu hal başlı
başına bir mucizedir. Soruyorum, dünyada hangi kanun veya anayasanın
hükümleri, 14 asır boyunca her asırda en az 300 milyon insan tarafından
okunuyor, hürmetle baştacı ediliyor ve milyonlarca hafızlar tarafından tamamı
ezberlenip zevkle ve şevkle kıraat ediliyor? Bu sadece Resulullah'ın getirdiği
hukuk nizamının anayasası olan Kur'ân'a has bir mazhariyettir.
Yine düşününüz ki, asr-ı saadetten önceki zamanlarda kalb
katılığı ve merhametsizlik öyle bir hadde ulaşıyor ki, kocaya vermekten âr
duydukları kızlarını diri diri toprağa gömüyorlar. İslâm'ın tesis ettiği nizam
ve doğurduğu merhamet, şefkat ve insaniyet sayesinde, evvelce kızlarını
gömerlerken müteessir olmayanlar, İslâmiyet dairesine girdikten sonra karıncaya
bile ayak basmaz oluyorlar. Böylesine kalblerde, gönüllerde ve vicdanlarda
inkılab yapabilmek hangi nizama ve dünya görüşüne nasip olmuştur? Bu hakikati
idrak eden ve Resulullah'ın Kur'ân'la getirdiği ilâhî nizamı, az da olsa
tanıyabilen büyük Alman devlet adamı Bismarck, hissiyatını şöyle ifade
etmektedir: "Muhtelif devirlerde, insanlığı idare etmek için Allah tarafından
geldiği iddia olunan bütün semavi kitapları tam ve etraflıca tetkik ettimse
de, tahrif olundukları için, hiçbirisinde aradığım hikmet ve tam isabeti
göremedim. Bu kanunlar, değil bir cemiyeti, bir evin bile saadetini temin
edemezler. Ancak Hz. Muhammed'in tebliğ ettiği Kur'ân, bunun tek istisnasını
teşkil eder. Ben Kur'ân'ı her cihetten tetkik ettim, her kelimesinde büyük
hikmetler gördüm... Sana muasır bir vücud olamadığımdan dolayı müteessirim ey
Muhammed! Muallimi ve naşiri olduğun bu kitab senin değildir; o ilâhîdir. Bu
kitabın lâhutî olduğunu inkâr etmek mevzu ilimlerin butlanını ileri sürmek
kadar gülünçtür. Bunun için, beşeriyet senin gibi mümtaz bir kudreti bir defa
görmüş, bundan sonra göremeyecektir. Ben, huzur-u mehabetinde kemâl-i hürmetle
eğilirim".
EMSALSİZ BİR UBUDİYET ÖRNEĞİDİR
Resulullah'ın, dininde bulunan bütün ibâdetlerin her çeşidinde
en ileri olması, herkesten ziyade takvada bulunması ve Allah’tan korkması, en
zor dünyevî şartlarda bile tam tamına ubudiyetin en ince esrarına kadar riâyet
etmesi, hiç kimseyi taklid etmeyerek ve tam manâsıyla, ilk defa ama en mükemmel
olarak, ibtidâ ve intihayı birleştirerek yapması, elbette misli görülmez ve
görülmemiştir. O'nun her konuda olduğu gibi, ubudiyet mevzuunda da en ileri
olmasına müşahhas bir misâl vermek istiyoruz. Abdullah ibn-i Ömer anlatıyor:
Hazret-i Aişe'ye Resulullah'tan gördüğün hallerin en acibini
bana haber ver dedim. Bunun üzerine ağladı ve uzun süre ağladıktan sonra bana
şöyle dedi: O'nun her işi acibdi. Bir gece bana geldi, yorganıma girdi, bana
iyice yaklaştı. Sonra buyurdu ki; "Ey Aişe! Bu gece bana Rabbime ibâdet etmek
için izin verir misin?" Ben de "Ya Resulellah! Ben senin yakınlığını severim,
ancak muradını da severim, buyurun" dedim. Kalktı, odadaki su kırbasına vardı,
abdest aldı, suyu çok da dökmedi, sonra namaza durdu. Kur'ân okudu ve ağlıyordu.
Sonra iki elini kaldırdı, yine ağlıyordu. Hatta göz yaşlarının yeri
ıslattığını gördüm. Daha sonra Bilal geldi. Kendisine sabah namazını haber
veriyordu. Baktı ki ağlıyor, "Ya Resulullah! Gelmiş geçmiş günâhlarını Allah
mağfiret ettiği halde sen de mi ağlıyorsun?" dedi. Buna hemen şu cevabı verdi:
"Ben, Rabbimin nimetlerine şükreden bir kul olmayayım mı? Hem nasıl ağlamayayım?
Allah bu gece şu âyetleri inzal buyurdu: "Şüphesiz göklerin ve yerin
yaratılışında, gece ve gündüzün muntazam bir mizan içinde değişiminde, akıl ve
idrâk sahibi olanlar için alınacak ibret dersleri ve deliller vardır..."
(mealindeki Al-i İmrân 190-200 âyetleri). Sözünü şöyle bitirdi: "Yazıklar
olsun, bu âyetleri çeneleri arasında çiğneyip de içindeki hakikatları tefekkür
etmeyenlere!.." (7).
HÂRİKA BİR MEDENİYET VE AHLÂK NİZAMINI TE'SİS
EYLEMİŞTİR
Resulullah'ın getirdiği ahlâk ve medeniyet nizamının dahi
dünyada misli görülmemiştir. Zira Arap yarımadasında yaşayan vahşi, âdetlerine
mutaasıp ve inatçı bir kavmi, hem içinde bulundukları kötü ve vahşiyâne
ahlâklarından kısa zaman içerisinde kurtarmış ve hem de bütün güzel ahlâk ile
teçhiz edip dünyaya muallim ve medeni milletlere üstad eylemiştir. Kısa zaman
içinde kalblerin sevgilisi, akılların muallimi, nefislerin mürebbisi ve
gönüllerin sultanı olmuştur. Bu hükmümüzün en canlı şahidi, İslâm'dan evvel Ömer
ve İslâm'dan sonra Ömer'dir (r.a). Bir başka yaşanmış misâli ise, beraber
dinleyelim: Hz. Ömer devrinde Sa'd b. Ebî Vakkas Irak cephesi kumandanıdır.
Müslümanların önlerindeki bütün mâniler bertaraf olmuş ve sıra Sasani
imparatorluğuna son vermeye gelmiştir. Hz. Sa'd son darbeden önce, Sasani
imparatoru Yezdgürd'e Nu'man isimli bir sahabenin başkanlığında murahhas bir
hey'et göndermiştir. Sasani devletinin başşehri olan Medâyin'e İslâm heyeti
gelince, atları eğersiz ve belleri silahsız olan bu insanların fakir oldukları
yüzlerinden okunuyordu. Kisra, sarayını en güzel tarzda tefriş etmiş ve
huzuruna kabul ettiği müslüman elçilere ne için geldiklerini sormuştur. Heyet
başkanı Nu'man, önce İslâm'ı anlatmış ve sonra da şu veciz ifadeyle
maksatlarını açıklamıştır: "İki teklif ile gelmiş bulunuyoruz; ya cizyeyi
vermek yahut harbetmek." Bu cevaba çok sinirlenen Kisra, karşısındakileri hakir
görerek hakaret etmeye başlamıştır: Bütün milletlerin en sefili ve en fakiri
olduğunuzu unutuyor musunuz? Siz değil miydiniz, yemek yediğinde ağzını,
bevlettiğinde bilmem neresini aynı eteği ile silen Araplar? Siz değil miydiniz
birbirinize düşüp de size komşu olan valilerimi gönderip yola gelmeniz için
emir verdiğim eşkıyalar? Bu hakaretleri gayet sükunet ve vakarla dinleyen
müslümanlar adına Hz. Muğire şu cevabı vermişti:
"Bu zâtların hepsi Arap kabile reisleridir, onların tahammülkâr
asaletleri dolayısıyla söz söylemeye ihtiyaç görmüyorum. Fakat söylenmesi
icabettiği halde henüz söylenmeyen bazı sözler var ki, ben bunları ifadeye
çalışacağım. Bizim eskiden fakir ve rezil bir hayat yaşadığımız ve yanlış yol
takip ettiğimiz doğrudur. Biz hep birbirimizi yerdik, bu da doğrudur.
Kızlarımızı diri diri gömerdik, bu da doğrudur. Ancak Allah bize, en asil
ailemizden bir peygamber gönderdi. Önce onu da reddettik, isyan ettik. Ne
zamanki onun hidayetine sarıldık, işte bu hale geldik. Peygamberimiz ne derse
Allah'ın iradesiyle söyler ve ne yaparsa O'nun emriyle yapar. Kısaca
peygamberimiz bize bu dini, bütün dünyaya tanıtmamızı emretti. Bu dini kabul
edenlere kardeş muamelesi yapmamızı buyurdu. Dinimizi kabul etmeyip cizye
verenlere ehl-i zimmet nazarıyla bakmamızı emretti. Bu iki teklifden birini
kabul etmeyenlerle aramızda ise hüküm, kılıçtır" (8). Şimdi düşünelim; sigara
gibi küçük bir âdeti, küçük bir cemiyette büyük bir hâkim hem de büyük bir
himmetle ancak devamlı kaldırabilir. Halbuki Resulullah, getirdiği ahlâk ve
medeniyet nizamı ile, inatçı ve mutaassıp büyük milletlerden, görünüş de
küçük bir kuvvet ve az bir himmetle, az bir zamanda, bütün kötü ahlâkı kaldırmış
ve yerine en güzel ahlâkı dem ve damarlarına kadar yerleştirmiştir. Şu asr-ı
saadeti görmeyenlerin Arap yarımadasını gözlerine sokuyoruz. Haydi yüzlerce
filozof ve pedagoglarını alıp oraya gitsinler, yüz sene çalışsınlar. O Zât'ın,
o zamana nisbetle bir senede yaptığının yüzden birisini acaba yapabilirler
mi?.
ECDADIMIZIN VELÂDET-İ NEBEVİ'YEYE GÖSTERDİĞİ
İHTİMAM
Resulullah'ın getirdiklerini bu kısa yazıya sığdırmamız mümkün
olmadığını başta söylemiştik. Şimdi de müslüman ecdadımızın velâdet-i nebeviyeye
gösterdikleri ihtimam üzerinde kısaca durarak yazımıza son vereceğiz:
Bin sene âlem-i İslâm'ın bayraktarlığını yapmış olan müslüman
Türk milletinin kurduğu en büyük İslâm Devleti olan Osmanlı Devleti,
peygamberimizin doğum günü münasebetiyle okunacak mevlidi ve yapılacak
tebrikleri, bir çeşit idarî anayasaları olan teşkilât kanunlarında tanzim
etmişlerdir. Tevkiî Abdurrahman Paşa Kanunnâmesinden öğrendiğimize göre,
selâtin camilerinden birinde okutulacak mevlide bütün devlet erkânının
katılması mecburidir. Vezirler, şeyhülislâmlar ve nihayet sadrazam mihrabda
teşrifat kaidelerine göre yerlerini alırlar. Mevlidhânlar müezzin mahfilinde
mevlidi okumaya başlarlar. En son Padişah gelir ve kendine has mahfildeki
yerini alır. Mevlid dinlenir. "Geldi bir ak kuş kanadıyla revan, Arkamı sığadı
kuvvetle hem ân" beyti söylenince ayağa kalkılır ve bu esnada Haremeyn
Şerifinden gelen mektup padişaha arzedilirdi. Sonra padişah, Medine-i
Münevvere'den getirilen hurmadan bizzat sadrazama takdim eder ve elden ele
bütün misafirleri dolaşırdı. Mevlidden sonra ziyafetler verilir ve ziyafet
bitince de Padişah selâmlanıp herkes evine dağılırdı (9). Şer'iye sicillerindeki
kayıtlardan Mevlid ve Regâib gibi kandillerde, padişahın emriyle selâtin
camilerinin kandillerinin yakıldığını ve devlet memurlarına hilâtlar giydirilip
hediyeler verildiğini öğreniyoruz (10).
Düzenlenen bu merasimlere mevlid alayı denirdi. Sultanahmed
Camii inşa edildikten sonra, mevlid alayları genellikle burada yapılırdı.
Osmanlı Devleti'nin son zamanlarına doğru, bu merasimler terkedilmemişse de eski
debdebesini kaybetmiş ve hatta bazan saray içinde yapıldığı da olmuştur.
Dikkat edelim, tarihden ibret alalım. Koca Osmanlı Devleti'nin
yıkılması bu manevî temellerinin sarsılmasıyla olmuştur. Bazı tarihçilerin her
şeyi maddeye irca eden fikirleri ve bazı devlet adamlarımızın da yarasa
bakışlarının tersine, Osmanlı Devleti'nin yıkılması, kendilerini zaferden
zafere koşturan gerçek sebep ve yolları unutmalarından kaynaklanmıştır,
isterseniz bu konuyu da tarafsız bir Avrupalının dilinden dinleyelim ve
yazımıza son verelim:
"Şer'-i Şerif, Osmanlı Devleti'nde şimdiye kadar tatbik olunduğu
gibi uygulanmış olsaydı, bu memleket, asrımızın duçar olduğu felâketlere ma'ruz
olmazdı. Tanzimat sonrası İslâm'ın terkine meyil, devletin yıkılmasına ve hilâli
Muhammedi'nin küsufuna alâmetdi. Sultan Mahmud gibi bazı devlet adamları,
devleti bu kötü halden kurtarmanın çâresini, bazı Avrupa devletlerinin de
tahrik ve hatta tehditleriyle Avrupa'ya meyletmekde gördüler. Bizi taklit
etmekten ibaret olan bu yeni meslek, görünüşte gayet güzel görünüyor ise de,
kanaatime göre Osmanlı Devleti'ndeki ıslahatın semeresiz kalmasının birinci
sebebidir. Vâ esefâ, Osmanlı Devleti'nde bulunan bütün kötü hallerin tamamı
şer'-i şerife isnad edilmiştir. Bu iddiayı ileri süren Avrupa'nın hristiyan
devletleriydi. Zannettiler ki, bizim kanunumuzu tatbikden başka çâre yoktur.
Halbuki kabahat, İslâmiyette değil, İslâmiyetin yaşanmamasındaydı. Zira Hz.
Muhammed mükemmel bir hukuk nizamı getirmiş olup, hristiyanlık gibi kötü ahlâk
ve suistimallere asla müsaade etmez ve bu konuda İslâmiyet hristiyanlıkla
mukayese edilemezdi (11).
Ahmet Akgündüz
Yeni Ümit Dergisi Mart 1990
KAYNAKLAR:
1) BOA, yee,
14 - 1540, sh.
17-18.
2)
Bediüzzaman, Mektubat, 197.
3)
Bediüzzaman, Lem'alar, 53 - 54.
4) Serahsî,
Şerhu’s-Siyeri’l-Kebir, Kahire, 1971 c.1, s. 5.
5) Cin,
Halil / Akgündüz, Ahmet, Türk Hukuk Tarihi, 1/386-387.
6) Kur'ân,
Ahzâb, 58.
7) Hak Dini
Kur'ân Dili, II/1256.
8) Mevlânâ
Şiblî, Hz. Ömer, İstanbul 1928, c. VII / 115-118.
9) Tevkiî
Kanunnâmesi, MTM, II / 535 - 536; Es'ad Efendi, Teşrifât-ı
Kadîme, 2vd.
10) İMŞSA,
İstanbul Kadılığı, No:l/ 25, sh. 1
11) BOA.
YEE. 14-1540, sh. 18-20.