Seyyid Kutup etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Seyyid Kutup etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Kasım 2012 Perşembe

İslam'da Cihad

Seyyid Kutup'un Yoldaki İşaretler  adlı kitabından;

“Allah’ın, Hz.Resul’e vahyettiği ilk ayet: “Yaratan Rab’binin adıyla oku” (Alak,96:1) ayetidir. Bu ayet onun risalet görevinin başlangıcı idi. Risaletin bu aşamasında Cebrail O’na, sadece kendi kendine okumasını önermişti. Çünkü bu aşamada Resulullah başkalarını uyarmakla görevlendirilmiş değildir. Cenab-ı Hak ona, önce “Oku!” sonra: Ey örtüsüne bürünen peygamber kalk ve uyar...” buyurmuştu. Bu emrin ardından kendi kabilesini , çevresinde yaşayan diğer Arap kabilelerini, yarımadada yaşayan tüm arap milletini ve son olarak tüm dünya insanlığını uyarması buyurulmuştu.
       Rasulullah peygamberlik görevi ile görev-lendirilişinden itibaren on yıl boyunca savaşsız ve haraçsız, sadece uyarma yöntemi ile davet etti insanları. Bu dönem içerisinde kendisine karşı yapılanlara sabretmesi, görmezlikten gelmesi, aldırış etmemesi emredildi.Daha sonra hicret etmesine ve düşmanları ile savaşmasına müsaade edildi. Ardından kendisi ile savaşanlarla savaşması , bir köşeye çekilip savaşmayanlara dokunmaması; en son olarak “din” tamamen Allah’a has kılınıncaya dek müşriklerle savaşması buyuruldu.
“Berae” (Tevbe) suresi indirilince şu konular hakkın-daki hükümler top yekün olarak indirilmişti. Hz. Peygamber kitap ehlinden düşmanlık edenlerle, cizye (haraç) verinceye ya da İslam’a girinceye dek savaşmakla görevlendirildi. Ayrıca bu süre zarfında kafir ve münafıklarla cihad etmesi, onlara katı davranmaması; kafirlerle kılıç, süngü vb. silahlarla savaşması; münafıklarla ise farklı biçimde mücadele etmesi, lisan ve delil ile onları iknaya çalışması; bunların yanı sıra kafir ve müşriklerle sureti katiyede dostluk andlaşmaları yapmaması, bu tür sözleşme taleplerini geri çevirmesi emredilmişti.“Berae” suresinin indirilmesi ile kafirlerin, Resulullah’la olan ilişki biçimlerine göre üç kısma ayrılmaları kesinlik kazandı:
  1. Resulullah’la savaş halinde olanlar,
  2. Resulullah’la andlaşma yapanlar ve,
  3. Zımmiler
  4. Daha sonra kendileri ile barış andlaşması imzalananlar İslam’a girince geriye iki grup kaldı: Rasulullah ile savaşanlar ve zımmiler.
5.Resulullah’ın munafıklarla olan ilişkilerine gelince, Resullullah, munafıkların görünüşteki hareket ve davranışlarını, sözlerini kabul etmesi, görünmeyen taraflarını (iç alemlerini) Allah’a bırakması onlarla mücadele ederken ikna metodunu, yani bilgi ve delilleri, onlara karşı kullanması, onlara sert davranmaması, onlardan yüz çevirmemesi, ruhların derinliklerine etki edebilecek açık sözlerle İslam’ı onlara tebliğ etmesi emrediliyordu. Buna karşılık ölenlerinin namazını kılmak veya kıldırmaktan, defin sırasında kabirlerinin başında bulunmaktan da nehyediliyordu. Ayrıca onlar için bağışlanma dilese dahi Allah’ın onları bağışlamayacağı kendisine bildirilmişti. İşte Allah Elçisi’nin kafir ve münafık düşmanları ile olan ilişkileri ve bu ilişkiler sırasında izlediği yöntem tamamen böyle idi.”
6.İslam’a bağlılıkları, salt bir isimden ibaret, müslüman kuşakları baskı altına alan ve ümitleri kıran çağdaş gerçekler karşısında akılca ve ruhça yılgınlığa düşmüş bazı kimseler.”İslam yalnız savunma amacıyla cihad eder (savaşır)” derler. Böylelikle asıl amacı yeryüzündeki tüm tağutları ve tağuti sistemleri ortadan kaldırıp insanların tek Allah’a kulluk etmelerini sağlama, onları, kula kulluk etme zilletinden kurtarıp Rab’lerine kulluk etme izzetine eriştirmek olan İslam’ı, asıl amacından, yönteminden saptırmakla, onu başkalarına (özellikle karşıtlarına) şirin göstereceklerini sanırlar. Halbuki bu din , kendi inanç sistemini benimsesinler diye insanlara baskı uygulamaz. Sadece söz konusu akide sistemi ile insanların arasına girmiş ve girmesi olası engelleri ortadan kaldırır.
“O gökte de yerde de ilahtır” (Zuhruf,43: 84)
“Hüküm yalnız Allah’ındır: O’ndan başkasına kulluk etmemenizi emretti... İşte dosdoğru din budur...”
(Yusuf, 12:40).
“De ki ey Kitap ehli; bizimle sizin aranızda müsavi bir kelimeye gelin: “Yalnız Allah’a kulluk edelim. O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım; birbirimiz Allah’tan başka rab’ler edinmeyelim.” Eğer yüz çevirirlerse: “şahid olun, biz müslümanlarız” deyin.
(Al-i İmran,3:64)
Allah’ın yeryüzündeki hakimiyeti, ne kilise yönetiminde olduğu gibi yeryüzü egemenliğinin (yönetim hakkının) bir takım itibar sahibi din adamları tarafından kullanılması ne de “teokrasi” denilen siyasal sistemlerde olduğu gibi tanrılar adına insanları yönetme hakkına sahip olduğunu iddia eden bir takım seçkin insanların yönetime egemen olması biçiminde kurulamaz. Sadece ve sadece Allah’ın şeriatını yürürlüğe koymak, açık ve seçik ifadelerle bildirilen ilahi şeriata yerleştirilen ilkelere uygun biçimde bütün işlerin yönetimini, top yekün Allah’a bırakılması ile mümkündür.
Din, hayata hükmeden ve hayatı yönlendiren sistem ve yöntemin adıdır.
Sözle mesaj ulaştırma ve lisanen tebliğ , ancak İslami akide ile fertler arasında ki manaların tamamen ortadan kaldırılıp, insanlar kendi özgür iradeleri ile o akide ile başbaşa kalabildiği, söz konusu manaların etkilerinden tamamen kurtuldukları zaman ve mekanlarda mümkündür. İşte ancak böyle bir ortamda “Dinde zorlama yoktur” ilkesi geçerli olur. Fakat söz konusu engellerin bulunması halinde, öncelikle bunların güç kullanma yöntemi ile ortadan kaldırılması gereklidir. Ki insan, bu prangalardan kurtulup kalbi ve kafasıyla, uygun bir ortamda, sunulan mesaja muhatap olabilsin.
Mekke döneminde müslümanların ellerini silahlı eylemlerden uzak tutmaları önemli bir olgudur. Çünkü orada davetin özgürce yapılması, şöyle veya böyle bir teminat altına alınmıştı. Nitekim davet eyleminin birinci dereceden sahibi ve sorumlusu olan Hz. Peygamber, kendi kabilesi Haşimoğullarının koruması altında idi. Onların kılıçlarının gölgesinde davet görevini açıkça yapabiliyordu. Kulaklar, yürekler ve beyinler bu davetle bir biçimde muhatap olabiliyordu. Yani davete muhatap olan fertler, İslam daveti ile doğrudan karşı karşıya gelebiliyordu. Orada davet iletisinin yönetildiği hedef kitleye, bu illetin ulaşmasını tek tek bireylerin bu mesajı duymalarını engelleyen organize olmuş siyasal bir iktidar yoktu. Kısaca söylemek gerekirse bu dönemde güç kullanılmasını gerekli kılan herhangi bir mecburiyet yoktu.
Medine’de, hicretin ilk yıllarına gelince, Resulullah yerli yahudilerle, orada ve çevre bölgelerde oturan Araplarla saldırmazlık anlaşmaları imzalaması, yaşanılan aşamanın bir sonucudur. Gerekçeleri ise şunlardı:
  1. Medine’de tebliğ ortamı uygundu. İslam mesajı ile insanların arasına girip onları tebliğden engelleyecek siyasal bir iktidar yoktu.
  2. Bu dönemde Resulullah, sadece Kureyş kabilesi ile başbaşa kalmak istiyordu. Çünkü Kureyş Kabilesinin İslam dinine karşı çıkması, bu kabile ile yine aynı kabileye mensup insanların inanan çocukları arasındaki meselenin nasıl bir boyut kazanacağını bekleyen diğer kabileler açısından son derece önemli idi.
İlk çıkan akıncı birlikleri hicretin yedinci ayına rast gelen Ramazan ayında Hz. Hamza komutasında çıkarılan akıncı(seriye) birliği idi.

Müslüman cihada çıkmadan önce en büyük savaşı kendi nefsinde şeytana ve nefsi hevasına (dizginlenemeyen isteklere) şehevi duygularına, bitmek bilmeyen ihtiraslarına, menfi yöndeki eğilimlerine; kişisel, ailesel, kabilesel ve ulusal çıkarlarına , kısaca İslami değerlerin dışında kalan tüm değerlere karşı en çetin savaşı başarı ile verir. Bunu gerçekleştirmesinin ardından Allah’ın yeryüzüne müteallık olan hakimiyet hakkını gaspeden tağuti düzenlerin iktidar merciinden uzaklaştırılıp yerine Allah’ın mutlak hakimiyetini yeniden yerleştirmek, ona işlerlik kazandırmak için, bu amacı engelleyen tüm zalim ve şer güçlerle en büyük cihada girişir.“LA İLAHE İLLALLAH” BİR YAŞAMA BİÇİMİDİRYalnız Allah’a kulluk etme ilkesini, “La ilahe illallah” yani Allah’tan başka ilah yoktur, şehadet kelimesinde ifade edilen, İslami akide rüknünün ilk yarısını meydana getiren kısmında öğreniyoruz. Bu kulluğun nasıl yapılacağı meselesini ise “Muhammeden Rasulullah” yani, Muhammed Allah’ın elçisidir, ibaresinde ifade edilen şahadet kelimesinin ikinci yarısından öğreniyoruz.
“La ilahe illallah/muhammedun Rasulullah” yani Allah’tan başka ilah yoktur; Muhammed Allah’ın elçisidir, şehadet kelimesi bütün yönleri ile “islam ümmeti”nin yaşamını üzerine kurduğu yetkin yaşama yönteminin temel ilkesidir.
“Hüküm yalnız Allah’a aittir; O kendisinden başkasına kulluk etmemenizi buyuruyor; işte dosdoğru din budur..”
(Yusuf, 12:40)
“Kim Resul’e itaat ederse gerçekten Allah’a itaat etmiş olur.” (Nisa, 4:80) buyurmaktadır.
Allah’ın birliğine inanmayan kişi, tek olan Allah’ın kulu olamaz. Kur’an-ın ifadesi ile anlatırsak:
“Allah: İki cihan edinmeyiniz O ancak tek ilahtır; sadece benden korkun.’dedi.”
“Göklerde ve yerde olanların hepsi O’nundur. Dinin de her zaman O’na has kılınması gerekir. Siz Allah’tan başkasından mı korkuyorsunuz? (Nahl,51-52)
İbadet niteliği taşıyan fiilleri tamamen Allah’tan ayrı ve ya onun yanı sıra bir başka varlık adına yapan kişi yalnızca Allah’a kulluk etmiş olmaz. Bu konu ile ilgili olarak yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
“De ki: ‘benim namazım, ibadetim, hayatım ve ölümüm alemlerin Rab’bi içindir;
O’nun ortağı yoktur. Bana böyle emredildi. Ve ben müslümanların ilkiyim.”
(En’am, 6:162-163)


Yasama ve yürütme ile ilgili yasaları, Cenabı Hakk’ın elçisi aracılığı ile bize sunduğu şeriatından başka bir kaymaktan alan kişi de, bir olan Allah’a kulluk etmiş olamaz. Kur’an şöyle diyor böyleleri hakkında:
“Yoksa onların kendileri için, Allah’ın izin vermediği din koyan ortakları mı var” (Şura, 42:21)
“Rasül size neyi verdi ise onu alın; size ney yasakladıysa ondan sakının...” (Haşr, 59:7)
İşte İslam toplumu bu özellikleri taşıyan toplumdur.
‘böyle bir toplum nasıl kurulacaktır; böyle bir toplumu kurarken nasıl bir yöntem uygulanacaktır?’
Böyle bir toplum; her şeyden önce kulluk görevini yalnızca bir olan Allah’a sunan; Allah’tan başkasına kulluk etmeye yanaşmayan; akidece anlayışında, düşünme biçiminde; ibadet şekillerinde ve ibadet olarak yaptığı fiillerinde; yönetimine tabi olduğu rejimde, yasama ve yürütmede... bunların hepsinde Allah’tan başkasına kul olmayı reddeden insanlardan meydana gelen “İslami bir cemaat” olmadıkça böyle bir toplum kesinlikle kurulamaz.
İslam toplumunun üzerine kurulması gereken ilke:”La ilahe illellah/Muhammedun Rasulullah” cümlesidir.Bu ibarede yer alan iki ayrı parçanın birleştirilerek kabul edilmesi hususu gerçekleştirilmezse ne İslam’dan ne de İslam toplumundan söz edilebilir.
Hal böyle iken yapılması gereken nedir?
İtikad, ibadet ve şeriat yönünden vicdanını Allah’tan başkasına kulluk etme zilletinden temizleyebilen fertlerin teşekkül ettirdiği İslami cemaatlerin bir araya gelmesi ile sözü edilen İslam toplumu doğar.
Cahiliyye toplumu nedir: İslam toplumu dışında kalan bütün toplum biçimleri – adı sanı, niceliği ve niteliği ne olursa olsun – “Cahiliyye toplumu”dur” Tanımın sınırlarının iyice belirlenmesini isteyerek kavramı şöyle de ifade edebiliriz.: Cahiliyye toplumu, inançta, ibadette, yasama ve yürütme ile ilgili düzenlemelerde varlık kazanması, yaşanılır kılınması gereken tek Allah’a kulluk etme temeline dayanmayan her toplumdur.
Bu özlü tanıma göre günümüzdeki toplum türlerinin tümü cahiliyye toplumuna girer.
“Allah’ın indirdiği şeri hükümlerle hükmetmeyen (yönetmeyenler) kafir, işte onlardır.” (Maide, 5:44)
İnsanlara yararlı olan her şey Allah’ın indirdiği, Rasulun insanlara sunduğu ve yaşama uyguladığı şeriatın içerisindedir. Günün birinde bazı insanlar da, çıkarlarının, Allah’ın şeriatından başka kaynakta olduğu gibi bir yanılsama gözükürse bunların apaçık bir yanılgı içerisinde oldukları Kur’an tarafından ifade edilmiştir:
Onlar sadece zanna ve nefislerinin hevasına uyuyorlar. Halbuki onlara Rab’lerinden hidayet gelmişti.”
“Yoksa insan her arzuladığına ulaşacak mıdır?
“Son da ilk de (dünya da ahiret de) Allah’ındır.) (Necm, 53:23,25)
hem bu tür sanıya kapılanlar, sanılar yüzünden kafir olmuşlardır.hiç kimse yararına olan şeylerin Allah’ın şeriatına ters düşen kaynaklarda olduğunu iddia edip hem de müslüman bir fert olarak kalamaz.

Read more »

İmanın Yüceliği

Seyyid Kutup'un Yoldaki İşaretler  adlı kitabından;


Allah (c.c) buyuruyor ki;
“Gevşemeyin, üzülmeyin, en üstünsünüz, eğer inanıyorsanız? Buyuruyor. (Al-i İmran, 3:139)

Bu uyarı, inanan bir bilincin, bir düşüncenin ve ölçünün şeyler, olaylar, değerler ve kişiler karşısında sürekli takınması gereken tavrı belirlemektedir.
Bu uyarı, mü’min bir benliğin her şey, her konum, her değer ve herkes karşısında sürekli takınması gereken üstünlük durumunu ifade eder. İmanı ve imandan kaynaklanan bütün değerleri, iman temelinden başka temellere dayanan düşüncelerden ve onlardan kaynaklanan değerlerden yüce tutma durumunu...
Varlığın hakikati hakkında düşünce ve kavramam açısından en yüce mevkide olan gene mü’mindir. Çünkü İslam’ın getirdiği ölçüler içerisinde bir olan Allah’a iman etmek, bu büyük hakikati en kamil manada kavramam şeklidir. Bu kavrama biçimi ideolojiler, inanç biçimleri ve düşünce yığınları ile karşılaştırıldığında ; ister bu düşünce yapıları, inanç biçimleri ve ideolojiler eski ve yeni büyük felsefi ekollerin ürünü olarak gelsin, ister putperestlerin ve tahrife uğramış kitaplıların inançlarına dayandırılsın; isterse de karanlık maddecilik ideolojileri ile saptırılmış ideolojiler olsun... bu aydınlık, açık seçik, estetik ve uyumlu kavrayış biçimi, bu düşünce yığınları ve bu saçma sapan ideolojilerle karşılaştırıldığında, İslam inancının azameti, daha önce hiç böylesine ortaya çıkmamış bir biçimde tecelli eder. Bu bağlamda, bu bilgiye sahip olanların, elbette o bilgiye sahip olmayanlardan daha yüce bir konumda olduklarında şüphe yoktur.
Vicdan, bilinç, ahlak ve yaşama biçimi açısından en üstün konumda olan gene müslümandır. Çünkü en güzel ve örnek isimleri sahibi olan Allah’a imanı, bizatihi yüceliği, temizliği, kibarlığı, namusluluğu, takvayı, salih ameli ve raşid halifeliği ona ilham eder; yanı sıra dünyanın acıları, kederleri, hayal kırıklıkları karşısında ahirette alacağı ödülü ona telkin eden akidesi, şu fani dünya hayatından kam alamadan ayrılsa bile, ahirette alacağı karşılığı kesin bir bilgi ile bilmesinden ötürü onun kalbini dingin kılar.
Mü’min ‘dünya düzeni’ ve yönetim biçimi (şeri’at) açısından da en yüce yere sahiptir. Çünkü mü’min insanlığın tanıdığı eski ve yeni rejimleri ve yasama düzenlerine başvurup kendi ‘dünya düzeni’ ve kendi şeri’atı ile kıyasladığında öteki rejimlerin (dünya düzenlerinin) ve yaşama biçimlerinin tümünün, kendi sahip olduğu yetkin, en olgun ‘dünya düzeninin’ ve şeri’atının yanında, birer çocuk oyununa ve amaların el yordamıyla, düşe kalka yürümelerine benzediğini görecektir. Dalalete düşüp yerini ve yolunu şaşırmış, insanlığın gerilim ve acılar içinde kıvrandığına tanık olacak, bu yüzden bu insanlara tedaviye muhtaç hasta insanlar gözü ile bakacak ve onların bu haline acıyacaktır. Neticede kötülük ve dalalete karşı kendi üstünlüğü, kendi yerinin yüceliğinden başka bir duygu ile karşılaşmayacaktır.
İlk müslümanlar içi boş gösteriler, şişirilmiş güçler ve cahiliyye düzeni içerisinde insanları kul sayan genel kabullerin karşısına bu duygu ve düşünceler ile dikililerdi, cahiliyye, tarihi süreç içerisinde kirli bir dönem verilen ad değildir.
Pozisyonlar değişti. Müslüman, soyut maddi güçler karşısında yenik duruma düştü
Ama herşeye rağmen en üstün olanın yine mü’minin bizzat kendisi olduğu bilincinden vazgeçmemeli, mü’min imanını koruduğu müddetçe, kendisini yenilgiye uğraymış olanlara yukarıdan bakmalıdır. Bu pozisyonun geçici bir dönem olduğunu, imanın eninde sonunda geri geleceğini, bundan kaçışın olmadığını kesinlikle bilmelidir. Evet, o böylesi olumsuz bir pozisyonla karşılaşmıştır fakat onun karşısında kesinlikle baş eğmez. İnsanların tümü ölür. Ama o, ‘şehid olur!’ O; bu dünyadan ayrılıp gidince ‘cennet’e girer; ona galip olanlar ise ‘cehennem’e... İkisi çok farklı şeyler bunların... O hep Rabb’inin şu fermanını duyar:
Küfredenlerin, öyle şehirlerde gezip dolaşması seni aldatmasın”
“Bu az bir geçimdir. Sonra gidecekleri yer cehennemdir”
“Fakat Rab’lerinden korkanlar için, altlarından ırmaklar akan cennetler vardır. Orada ebedi kalacaklar; Allah tarafından ağırlanacaklardır. İyiler için Allah yanında bulunan ödüller ise daha hayırlıdır.” (Al-i İmran, 3:196-198)


Mü’min onların gırgıra almalarına, gülmelerine karşı metanetini yitirmez,
güçsüz olduğu gibi bu durumda da o gibi kimselere tepeden bakar. O da onları alaya alır, onların rezaletlerine güler. Bu durum karşısında mümin, daha önce uzun iman serüveninde yürümüş iman kadrosunun öncü kahramanlarından birisi olan Nuh’un (as) söylediğini söyler:
Siz bizimle alay ederseniz, sizin alay ettiğiniz gibi biz de sizinle alay edeceğiz.” (Hud, 11:38)

Mü’min şu ayette de, iman ordusunun aydınlık, küfür kadrosunu karanlık akibetlerini görür:
Suç işleyenler, mü’minlerin haline gülerlerdi.”
“Onların yanından geçerken birbirlerine kaş göz işaretleri ederek onları küçümserlerdi.
“Ailelerine döndükleri zaman da yaptıklarıyla övünüp eğlenmeye başlarlardı.”
“Mü’minleri gördüklerinde.”şunlar sapık insanlar derlerdi.
“Halbuki kendileri, onların üzerine bekçi gönderilmemişlerdi.”
“İşte bugün de mü’minler kafirlerin haline gülerler.”
“Divanlar üzerine oturup bakarlar.”
“Kafirler, yaptıklarıyla cezalandırıldılar mı? Diye” (Mutaffifin, 83: 29-36)
Kur’an, çok eskiden, kafirlerin mü’minler hakkında ne söylediklerini bize anlatmaktadır. Buyuruyor ki:
Açık ayetlerimiz onlara okunduğunda küfredenler, mü’minlere şöyle derler: “iki topluluktan hangisinin yeri daha hayırlı, yer bakımından daha güzeldir?” (Meryem, 19:73).

Evet, hangi grup?... Allah Elçisi Hz. Muhammed’einanmamış mütekebbirler mi, yoksa O’nun çevresinde kenetlenen fakirler (müstaz’aflar) mı? Hangisi? Nadr b Haris, Amr b, Hişam. Velid b. Mugire ve Ebu Süfyan’ın tarafı mı? Yoksa Bilal, Suheyb, Ammar ve Habbab’ın tarafı mı? Hangisinim tarafı?... Hz:Muhammed’in onları çağırdığı ilkeler en hayırlı ise O’na uyanlar, Kureyş içerisinde hiçbir saygınlığa sahip olmayan, Erkam’ın oldukça alçak gönüllü evinde bir araya gelenler mi olurdu, yoksa şatafatlı ‘Dar’ün-Nedve’de toplanan şan, şöhret ve iktidar sahibi olan öteki karşıtları mı?
İnanan kimse değerlerini, düşüncelerini, ölçülerini insana dayandırmaz. Bu nedenle insanların kendisini yanlış anlamaları karşısında üzüntüye kapılmaz. Aksine o bütün söz konusu kavramlarını insanların Rabb’i olan Allah’a dayandırır.
Mü’min “hak” üzeredir... Haktan ötesi ise sapıklıktan başka nedir? Varsın sapıklığın saltanatı olsun, varsın toplulukları, yığınları olsun, sempatizanları, sevdalıları olsun... bütün bunlar “hak”tan kesinlikle bir şeyi değiştirmez. Mü’min “hak” üzeredir... Hak’tan ötesi ise sapıklıktan başka nedir? İnanan kimse kesinlikle sapıklığı (dalalet) seçemez. “Hak’la “dalaleti” eşit tutamaz. Mümin olduğu sürece ahval ve şeriat ne olursa olsun kesinlikle ‘hak’tan sapıklığa dönemez. Allah’ın öğrettiği dua ile konuyu bitirelim:
“Rabbimiz, bizi doğru yola hidayet ettikten sonra kalplerimizi eğriltme; bize katından bir rahmet ver. Kuşkusuz sen çok bağış verensin.”
“Rabbimiz, sen mutlaka insanları, asla kuşku olmayan bir günde toplayacaksın.” “Kesinlikle Allah Sözünden dönmez.” (Al-i İmran, 3: 8-9)

Read more »