2 Kasım 2012 Cuma

Evlilik kader midir? Kaderimizde kim varsa onunla mı evlenmek zorundayız?

Soru:Ancak kaderimizde yazılı olan kişiyle mi evlenebiliriz? Bunu önceden bilmek için çeşitli oruçlar, susuz kalıp gece evleneceğin kişinin su vermesi, yeni taşındığın evin anahtarını yastığının altına koyup evleneceğin kişiyi görebilmek v.s gibi mevzuatların aslı var mı, nereye dayanır? 

Değerli kardeşimiz;
Kader, Allah’ın ilminin bir unvanıdır. Evliliğin kader olmaması için, Allah’ın evlenen o iki kişiden habersiz olması gerekir. Bu ise ilmi her şeyi, her mekânı ve her zamanı kuşatan Allah hakkında düşünülemez. O hâlde sorumuzun cevabı, “Evlenmek elbette kaderdir.” olacaktır. Ancak burada iki farklı durum söz konusu olabilir:

1. Allah, ezelî ilmi ile evlenecek kadın ve erkeğin, kendi cüz-i iradelerini kullanarak birbirleriyle evlenmek isteyeceklerini bilmiş ve zamanı geldiğinde onların bu arzularını külli iradesiyle yaratacak olduğundan dolayı, ezelde kader defterlerine birbirleriyle evleneceklerini yazmıştır. “İlim maluma tabidir.” kaidesiyle bu yazı onların arzu ve iradelerine tabidir. Yani kader defterinde şunlar birbiriyle evlensin değil, şunlar birbiriyle evlenecek diye yazılmıştır. Elbette böyle bir yazı insanı zorlayıcı değildir.

2. Bazen de ya bir şükür ya da sabırla imtihan olmaları için, kulun cüz-i iradesi karışmaksızın Allah iki kişiyi karşılaştırır ve onları birbirleriyle evlendirir. Eğer bu evlilik güzel bir evlilik olmuşsa bu, kadın ve erkekten şükrün istenildiği bir nimettir. Eğer bu evlilik kötü bir evlilik olmuşsa bu evlilik, sabrın istendiği bir imtihan olur. Erkek kadınla, kadında erkek ile imtihan edilir. Demek ki, yapılan bütün evliliklerde kulların cüz-i iradeleri esas alınmamaktadır. Başka bir ifadeyle, ihtiyâri fiillerden olan evlilik, bazen ıztırâri fiiller gibi kulun müdahalesi ve seçmesi olmaksızın meydana gelir. O hâlde şu hükümleri birer kaide olarak bilmeliyiz.

- Eğer kul bir şeyin olmasını ister, ancak Allah onun olmasını murad etmezse, o fiil vücuda gelmez ve meydana çıkmaz. Eğer vücuda gelmeyen bu arzu, bir hayır ise kul niyetinin mükâfatını görür.

- Eğer kul bir şeyin olmasını ister, Allah da onun olmasını murad ederse, o fiil vücuda gelir ve yaratılır. Bu fiilin yaratılmasına kulun cüz-i iradesi sebep olduğundan dolayı, kul bu fiilinden mesuldür. Hayırlı bir iş ise mükâfat, kötü bir iş ise ceza görür.

- Kulun hiçbir müdahalesi olmaksızın, sırf Allah’ın dilemesiyle yaratılan fiiller: Bu tür fiillerde kulun cüz-i iradesi işe karışmaz. Daha önce ifade ettiğimiz gibi şükürle veya sabırla imtihan olmaları için Allah onu icad eder.

İşte evlilik bazen ikinci gruba giren bir fiildir. Kulların cüz-i iradelerini kullanmaları neticesinde Allah istediklerini yaratır. Bazen ise üçüncü gruba giren bir fiil olur. Allah kullarının iradelerini karıştırmaksızın onları birbirleriyle evlendirir. Ancak her iki durumda da evlilik kaderdir.
Selam ve dua ile...

Sorularla İslamiyet

Read more »

Küfür yolunda yürümek, buzlar üzerinde yürümekten daha zahmetlidir

Remiz
Arkadaş! Küfür yolunda yürümek, buzlar üzerinde yürümekten daha zahmetli ve daha tehlikelidir. İman yolu ise, suda, havada, ziyada yürümek ve yüzmek gibi pek kolay ve zahmetsizdir. Meselâ: Bir insan, gövdesinin cihât-ı sittesini güneşlendirmek istediği zaman, ya bir Mevlevî gibi dönerek gövdesinin her tarafını güneşe karşı getirir veya güneşi o mesafe-i baîdeden celple gövdesinin etrafında döndürecektir. Birinci şık, tevhidin kolaylığına misaldir. İkincisi de, küfrün zahmetlerine misaldir.
Sual: Şirk bu kadar zahmetli olduğu halde niçin kâfirler kabul ediyorlar?
Cevap: Kasten ve bizzat kimse küfrü kabul etmez. Yalnız şirk hevâ-i nefislerine yapışır. Onlar da içine düşer; mülevves, pis olurlar. Ondan çıkması müşkülleşir. İman ise, kasten ve bizzat takip ve kabul edilmekle kalbin içine bırakılır.
Remiz
Arkadaş! Bir kelime-i vahidenin işitilmesinde, bir adam, bin adam birdir. Yaratılış hususunda da, kudret-i ezeliyeye nisbeten birşey, bin şey birdir. Nev' ile fert arasında fark yoktur.
Remiz
Arkadaş! Bütün zamanlarda, bütün insanların maddî ve mânevî ihtiyaçlarını temin için nâzil olan Kur'ân'ın hârikulâde hâiz olduğu câmiiyet ve vüs'atle beraber, tabakat-ı beşerin hissiyatına yaptığı mürâat ve okşamalar, bilhassa en büyük tabakayı teşkil eden avâm-ı nâsın fehmini okşayarak, tevcih-i hitap esnasında yaptığı tenezzülât, Kur'ân'ın kemâl-i belâgatine delil ve bâhir bir bürhan olduğu halde, hasta olan nefislerin dalâletine sebep olmuştur. Çünkü, zamanların ihtiyaçları mütehaliftir. İnsanlar fikirce, hisçe, zekâca, gabâvetçe bir değildir. Kur'ân mürşiddir. İrşad umumî oluyor. Bunun için, Kur'ân'ın ifadeleri zamanların ihtiyaçlarına, makamların iktizasına, muhatapların vaziyetlerine göre ayrı ayrı olmuştur. Hakikat-i hal bu merkezde iken, en yüksek, en güzel ifade çeşitlerini Kur'ân'ın herbir ifâdesinde aramak hatâ olduğu gibi, muhatabın hissine, fehmine uygun olan bir üslûbun mizan ve mirsadıyla, mütekellime bakan, elbette dalâlete düşer. 

Mesnevî-i Nuriye, s. 68

Read more »

1 Kasım 2012 Perşembe

Şu Esasata Dikkat Lazımdır

İ'lem eyyühe'l-aziz! Kabir, âlem-i âhirete açılmış bir kapıdır. Arka ciheti rahmettir, ön ciheti ise azaptır. Bütün dost ve sevgililer o kapının arka cihetinde duruyorlar. Senin de onlara iltihak zamanın gelmedi mi? Ve onlara gidip onları ziyaret etmeye iştiyakın yok mudur? Evet, vakit yaklaştı. Dünya kazûratından temizlenmek üzere bir gusül lâzımdır. Yoksa, onlar istikzarla ikrah edeceklerdir.
Eğer İmam-ı Rabbanî Ahmed-i Farukî bugün Hindistan'da hayattadır diye ziyaretine bir dâvet vuku bulsa, bütün zahmetlere ve tehlikelere katlanarak ziyaretine gideceğim. Binaenaleyh, İncil'de "Ahmed," Tevrat'ta "Ahyed," Kur'ân'da "Muhammed" ismiyle müsemmâ iki cihanın güneşi, kabrin arka tarafında milyonlarca Farukî Ahmed'lerle muhat olarak sâkindir. Onların ziyaretlerine gitmek için niye acele etmiyoruz? Geri kalmak hatâdır.

Şu esâsata dikkat lâzımdır:

1- Allah'a abd olana her şey müsahhardır. Olmayana her şey düşmandır.

2- Her şey kader ile takdir edilmiştir. Kısmetine razı ol ki, rahat edesin.

3-Mülk Allah'ındır. Sende emaneten duruyor. O emaneti ibka edip senin için muhafaza edecek. Sende kalırsa, meccanen zâil olur gider.

4-Devam olmayan bir şeyde lezzet yoktur. Sen zâilsin. Dünya da zâildir. Halkın dünyası da zâildir. Kâinatın şu şekl-i hazırı da zâildir. Bunlar saniye ve dakika ve saat ve gün gibi birbirini takiben zevale gidiyorlar.

5-Âhirette seni kurtaracak bir eserin olmadığı takdirde, fâni dünyada bıraktığın eserlere de kıymet verme.

(Mesnevi Nuriye /87)

Read more »

Risale-i Nur'da Biyoloji dersi

Sâni-i Hakîm beden-i insanı gayet muntazam bir şehir hükmünde halk etmiştir. Damarların bir kısmı, telgraf ve telefon vazifesini görür; bir kısmı da, çeşmelerin boruları hükmünde, âb-ı hayat olan kanın cevelânına(dolaşımına) medârdırlar.

Kan ise, içinde iki kısım küreyvât(kürecikleri) halk edilmiş. Bir kısmı küreyvât-ı hamrâ(al yuvarlar, Kırmızı kan kürecikleri, kanın her mm.küpünde beş milyon kadar bulunurlar) tâbir edilir ki, bedenin hüceyrelerine(hücrelerine) erzak dağıtıyor ve bir kanun-u İlâhî ile hüceyrelere erzak yetiştiriyor-tüccar ve erzak memurları gibi. Diğer kısmı küreyvât-ı beyzâdırlar(akyuvarlar) ki, ötekilere nisbeten ekalliyettedirler(azınlıktadırlar). Vazifeleri, hastalık gibi düşmanlara karşı asker gibi müdâfaadır ki, ne vakit müdâfaaya girseler, Mevlevî gibi iki hareket-i devriye ile, süratli bir vaziyet-i acîbe alırlar.

Kanın heyet-i mecmûası ise, iki vazife-i umumiyesi var. Biri bedendeki hüceyrâtın tahribâtını tâmir etmek; diğeri hüceyrâtın enkazlarını toplayıp, bedeni temizlemektir. Evride(toplardamar) ve şerâyin(atardamar) nâmında iki kısım damarlar var ki; biri sâfî kanı getirir, dağıtır, sâfî kanın mecrâlarıdır. Diğer kısmı, enkazı toplayan bulanık kanın mecrâsıdır ki, şu ikinci ise, kanı, "ree"(akciger) denilen nefesin geldiği yere getirirler.

Sâni-i Hakîm, havada iki unsur halk etmiştir: biri azot, biri müvellidü'l-humuza. Müvellidü'l-humuza(oksijen) ise, nefes içinde kana temas ettiği vakit, kanı telvîs eden(kirleten) karbon unsur-u kesîfini(katı elementi) kehribar gibi kendine çeker. İkisi imtizâc(birleşir) eder, buhar-ı hâmız-ı karbon denilen (semli havaî(karbondioksit)) bir maddeye inkılâb ettirir; hem hararet-i garîziyeyi(vücüdun normal ısısını) temin eder, hem kanı tasfiye eder(temizler). Çünkü, Sâni-i Hakîm, fenn-i kimyâda(kimya ilminde) aşk-ı kimyevî tâbir edilen bir münâsebet-i şedîdeyi müvellidü'l-humuza(oksijen) ile karbona vermiş ki; o iki unsur birbirine yakın olduğu vakit, o kanun-u İlâhî ile, o iki unsur imtizâc ederler(birleşirler). Fennen sabittir ki, imtizâcdan(birleşme - aksiyon) hararet hâsıl olur. Çünkü, imtizâc, bir nevi ihtiraktır(yanmaktır). Şu sırrın hikmeti şudur ki:

O iki unsurun, herbirisinin zerrelerinin ayrı ayrı hareketleri var. İmtizâc vaktinde her iki zerre, yani onun zerresi, bunun zerresiyle imtizâc eder(birleşir); birtek hareketle hareket eder. Bir hareket muallâk kalır. Çünkü, imtizâcdan evvel iki hareket idi; şimdi, iki zerre bir oldu. Her iki zerre, bir zerre hükmünde bir hareket aldı. Diğer hareket, Sâni-i Hakîmin bir kanunu ile, hararete inkılâb eder. Zâten, "Hareket, harareti tevlid eder(çıkarır)" bir kanun-u mukarreredir(kat'i kanundur).
İşte bu sırra binâen, beden-i insaniyedeki hararet-i garîziye, bu imtizâc-ı kimyeviye ile temin edildiği gibi; kandaki karbon alındığı için, kan dahi sâfî olur. İşte, nefes dahile(içeri) girdiği vakit, vücudun hem âb-ı hayatını temizliyor, hem nâr-ı hayatı(hayat ısısınız, Vücudun harareti) iş'âl ediyor(yayıyor). Çıktığı vakit, ağızda, mu'cizât-ı kudret-i İlâhiye olan kelime meyvelerini veriyor.

[Sanatında akılların hayrete düştüğü Allah, her türlü kusur ve noksandan uzaktır.]

Read more »

Birbirine sû-i zan etmemek

Kardeşlerim, sizin zekâvetiniz ve tedbiriniz, benim tesanüdünüz hakkında nasihatime ihtiyaç bırakmıyor. Fakat bu âhirde hissettim ki, Risale-i Nur şakirtlerinin tesanüdlerine zarar vermek için birbirinin hakkında su-i zan verdiriyorlar, ta birbirini itham etsin. Belki "Filan talebe bize casusluk ediyor" der, tâ bir inşikak düşsün. Dikkat ediniz, gözünüzle görseniz dahi perdeyi yırtmayınız. Fenalığa karşı iyilikle mukabele ediniz. Fakat çok ihtiyat ediniz, sır vermeyiniz. Zaten sırrımız yok; fakat vehhamlar çoktur. Eğer tahakkuk etse, bir talebe onlara hafiyelik ediyor, ıslahına çalışınız, perdeyi yırtmayınız.(Emirdağ Lahikası/73)

Read more »

Musibet Halinde Şikayet Hakkımız Var mı?

Yirmi Altıncı Sözde sırr-ı kadere dair beyan edildiği gibi, musîbet ve hastalıklarda insanların şekvâya üç vecihle hakları yoktur.

Birinci Vecih: Cenâb-ı Hak, insana giydirdiği vücut libasını san'atına mazhar ediyor. İnsanı bir model yapmış; o vücut libasını o model üstünde keser, biçer, tebdil eder, tağyir eder, muhtelif esmâsının cilvesini gösterir. Şâfî ismi hastalığı istediği gibi, Rezzak ismi de açlığı iktiza ediyor, ve hâkezâ... "Mülkün mâliki, mülkünde dilediği gibi tasarruf eder."

İkinci Vecih: Hayat musibetlerle, hastalıklarla tasaffi eder, kemal bulur, kuvvet bulur, terakki eder, netice verir, tekemmül eder, vazife-i hayatiyeyi yapar. Yeknesak istirahat döşeğindeki hayat, hayr-ı mahz olan vücuttan ziyade, şerr-i mahz olan ademe yakındır ve ona gider.

Üçüncü Vecih: Şu dâr-ı dünya, meydan-ı imtihandır ve dâr-ı hizmettir. Lezzet ve ücret ve mükâfat yeri değildir. Madem dâr-ı hizmettir ve mahall-i ubudiyettir. Hastalıklar ve musibetler, dinî olmamak ve sabretmek şartıyla, o hizmete ve o ubudiyete çok muvafık oluyor ve kuvvet veriyor. Ve herbir saati bir gün ibadet hükmüne getirdiğinden, şekvâ değil, şükretmek gerektir.

Evet, ibadet iki kısımdır: Bir kısmı müsbet, diğeri menfî. Müsbet kısmı malûmdur. Menfi kısmı ise, hastalıklar ve musibetlerle, musibetzede zaafını ve aczini hissedip, Rabb-i Rahîmine ilticâkârâne teveccüh edip, Onu düşünüp, Ona yalvarıp hâlis bir ubudiyet yapar. Bu ubudiyete riyâ giremez, hâlistir. Eğer sabretse, musibetin mükâfâtını düşünse, şükretse, o vakit herbir saati bir gün ibadet hükmüne geçer. Kısacık ömrü uzun bir ömür olur. Hattâ bir kısmı var ki, bir dakikası bir gün ibadet hükmüne geçer. Hattâ bir âhiret kardeşim, Muhacir Hafız Ahmed isminde bir zâtın müthiş bir hastalığını ziyade merak ettim. Kalbime ihtar edildi: "Onu tebrik et. Herbir dakikası bir gün ibadet hükmüne geçiyor." Zaten o zât sabır içinde şükrediyordu.

Read more »

A'LÂ SÛRESİ

Kur'an-ı Kerîm'in seksenyedinci suresi. İsmini ilk ayette geçen "el-A'lâ" kelimesinden almaktadır. Mekke devrinin ilk zamanlarında nazil olmuştur. Ayetlerinin kısa kısa oluşu, Allah'ın (c.c.) yeryüzündeki ayetlerine dikkat çekerek insanı tefekküre sevketmesi, bu surenin de Mekkî olduğuna delîldir. Zâten Cumhur (müfessirlerin çoğu) da bu görüştedir. (Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dîni Kur'ân Dili, VIII, 5734)

"Sebbih Sûresi" de denilen A'lâ Suresi'ni Resulullah (s.a.s.) çok severdi, hatta bu sureye "Efdalu'l Müsebbihât" ismini vermişti. Bayram ve cuma namazlarında Gâşiye ve A'lâ Suresi'ni; bayram günü cumaya rast gelirse her iki sureyi de okuduğu pek çok hadîste geçmektedir.
Bu surede Allah'u Teâlâ, kâinâtın esrarını, var edilişini ve ilerleyişini, düzenini,   Kur'an-ı Kerîm'in kendine has üslûbuyla ifade etmiştir. Kâinatta yürürlükte olan bütün kanunları, Allah bu surenin satırlarına sığdırmıştır. Dolayısıyla bu sureyi dikkatle okumak gerekir.
A'lâ suresi ondokuz ayet olup, fâsılası "yâ" şeklinde yazılan eliftir.
Her gün kıldığımız beş vakit namazın her secdesinde en az üç defa söylediğimiz tesbih cümlesi, bu suredeki ilk ayetin hükmüdür:
"O çok yüce Rabbinin ismini tesbih et." (1.Ayet)
Bundan evvel secdede "Allâhümme leke secedtü: Allah'ım sana secde ettim." denirdi. (el-Kâdî Beydâvî;


Tefsîru'l-Beydâvî, İstanbul 1303,11, 598) .
Buradaki hitap Hz. Peygamber'e Rabbinden gelmektedir. Hem de ayrı bir sevimlilik ve yakınlık havası içinde... Dolayısıyla Hz. Peygamber bu emri okur ve surenin diğer ayetlerine geçmeden "sübhâne Rabbiye'l-Â'lâ" derdi. (Seyyid Kutub, Fi Zılâli'l-Kur'an, Beyrut (tarihsiz) XXX, 126). Böylece emre, hemen itaat ettiğini bilfiil gösterdi.
Kâinatta, zerreden kürreye, canlı cansız her şeyi yoktan var eden, ahenkli yaratan, devamlılık dengesini kurarak sevk ve idaresini programlayan... İnsana doğruyu-eğriyi öğreten ve kâinatı insanın hizmetine boyun eğdiren... O yüce kudretin sahibinin Allah'u Teâlâ olduğunu şu ayetlerde okuyoruz:
"Ki o, (her şeyi) yaratıp düzene koyandır. Ölçüsünü takdir edip yol gösterendir." (2-3. Ayet)
Hayatı verenin de alanın da Allah (c.c.) olduğu ve her canlının bir sonu, dünyanın ise bir kıyâmeti olduğunu şu ayetler dile getirmektedir:
"Yeşilliği (topraktan) çıkaran, sonra da onu kapkara ve kupkuru hâle getiren odur." (4-5. Ayet).
Hz. Peygamber (s.a.s.) Kur'an-ı eksiksiz tebliğ edebilmenin sorumluluğunu biliyordu. En küçük bir harfini bile unutmamak gayretiyle, Cebrâil'in (a.s.) okuduğu vahyi âyet âyet tekrarlıyordu. Nihayet, Rabbinin bu hususu tekeffül ettiğini belirten şu müjdeyle rahatlamıştı:
"Sana (Kur'an'ı) okutacağız da Allah'ın dilediği hariç- sen onu unutmayacaksın. Çünkü Allah, açığı da gizleneni de bilir." (6-7. Ayet)
Zîrâ Resulullah'a okutması da, onun unutmaması da Allah'ın sınırsız iradesi altında, kendi nezdinde malum bir plân dahilinde olmaktadır. şu ayette belirtilen kolaylık da bu plâna dahildir:
"Seni en kolay olana yöneltip (muvaffak edeceğiz). Şimdi sen, fayda verecekse (kalplere girecek bir nokta ve tebliğe bir vâsıta bulduğun yerde) öğüt ver." (8-9. Ayet)
Verilen böyle bir öğütten sonra, insanlar kendi durumlarıyla başbaşadır. Vardıkları netice, tuttukları yola bağlıdır. Allah onlara, bu öğüde verdikleri karşılığa göre muâmele edecektir:
"(Yaratıcının varlığını anlayıp, ona saygı duyarak) ondan korkan öğüt alacaktır. (Derince düşünmeyen, gerçekleri anlamayan) kötü kimse ise o öğüde uzak duracaktır." (10-11. Ayet)



 (Ki öğüde uzaktan bakan) o kimse büyük ateşe girecek, orada ne ölecek, ne de (tam manasıyla) canlı kalacaktır. " (12-13. Ayet)
Resulullah (s.a.s.) namazı kendi örnek kılışıyla ve hadislerdeki açıklamalarıyla biz müslümanlara öğretmiştir. Namazın kılınışı sûrenin şu ayetlerine göre düzenlenmiştir:
"Gerçekten felâh buldu (her türlü kirden) temizlenen. Rabbinin adını anıp namaz kılmış olan..." (14-15. Ayet)
Önce maddî-manevî kirden temizlik, Allah'ı zikretmek ve sonra namaz kılmak... Bu tertipten dolayı namaza "Allahü Ekber" diyerek başlarız. İşte; öğüt alarak temizlenip, namaza "Allah'ı zikrederek" başlayan, ilk ayetlerde geçen "Kudretullah"ı tefekkür ederek ve kendini mecbur hissederek ibâdete devam eden kimse;
a) Dünyada felâh bulmuştur. Allah'a güvendiği ve onun kendisini koruduğuna inandığı için huzûr içinde yaşamıştır .
b) Ahirette felâh bulmuştur, büyük ateşten kurtulup, haz ve nîmetler içinde yüzmektedir.
Ama insanlardan bunu anlayanlar azınlıktadır:
"Fakat siz (ey insanlar) âhiret daha hayırlı ve daha devamlı olduğu halde, dünya hayatını tercih ediyorsunuz!.." (16-17. Ayet)
Halbuki ahiret iki nedenden ötürü dünyaya tercih edilir:
1) Ahiret, nîmet ve lezzet bakımından dünyadan pek çok üstündür.
2) Dünya fânı, Cennet hayatı ise bakîdir, ebedidir. Dünyaya "dünya" denilmesi tesadüfi değildir Dünya, çabucak gelip geçici olduğu gibi, düşürücü ve alçaltıcıdır da.
Ve son olarak, bütün bu bilgiler, bu köklü ve derin gerçekler diğer semavî kitaplarda da yer alır:
"Şüphesiz bunlar, ilk (gönderilen) kitaplarda -İbrahim ve Mûsa'nın sahîfelerinde- de vardır." (18-19. Ayet)
Bütün peygamberler tek bir irade ile gönderilmiştir. Teferruat değişse bile, ana kaynak "Levh-i Mahfûz" birdir ve Rabb'ın katındandır.

Bilâl TEMİZ

Read more »