risale-i nur etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
risale-i nur etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Kasım 2012 Pazartesi

Hakiki mümin kâinata meydan okuyabilir.

 Bir otobüste yolculuk yaparken şoförün uyuduğunu fark etseniz, nasıl bir dehşete kapılırdınız bir düşünün. Birde otobüsün virajlı bir dağ yolunda olduğunu farz edin, herhalde dehşetiniz ikiye katlanırdı.
İşte kâfirin nazarında dünya böyle şoförsüz bir otobüstür. Top güllesinden yetmiş defa daha süratli olan yıldızlar feza denizinde sahipsiz geziyorlar. Bir tanesi yolunu şaşırsa, başka bir yıldıza çarpacak, bir kıyameti koparacak. Onun nazarında her şey başıboş, sahipsiz ve vazifesizdir. İşte inançsızlığın bir neticesi olan bu korkudan hâsıl olan manevi bir cehennem ateşi, kâfirin kalbini daima yakar.

Mümin ise, kâinatı Allah’a teslim eder. Her şeyi kendi Rabbinin bir memuru bilir. Her şeyin dizgini onun kudret elindedir. Hiçbir şey onun izni ve iradesi olmadan hareket edemez. Tabiri caiz ise, onun itikadınca şu kâinat otobüsünün gayet hakim ve kerim bir şoförü vardır. İşte bu halin bir neticesi olarak mümin, dünyada dahi cennet hayatı yaşar. Bedeni zindanda dahi olsa ruhu ve kalbi manevi bir cennettedir.
Bu hakikate şu misal dürbünüyle de bakabiliriz; Bizler, timsah, aslan, kaplan gibi yüzlerce vahşi hayvanın bulunduğu bir hayvanat bahçesinde gezerken asla korkmayız. Hatta korkmak bir kenara dursun, gayet neşeli ve hayretli bir gezinti yaparız. Hâlbuki içinde zincirlenmemiş bir köpek olan bahçede gezmeye kalksak korkudan bacaklarımız titrer.

Acaba, yüzlerce vahşi hayvandan korkmayan biz, bir köpekten niçin korkuyoruz?
Bu sorunun cevabı şudur: Biz biliyoruz ki, hayvanat bahçesindeki bütün hayvanların zincirleri, asla kopması mümkün olmayan demir çubuklara bağlanmış ve birçoğu da kafeslerde hapsedilmiş. Asla bize saldıramazlar. Bahçedeki köpeğe gelince onun dizgini serbest bırakılmış. Her vakit bize saldırabilir.
İşte, müminin dünyadaki hali birinci misale benzer. Zira onun nazarında her şeyin dizgini Allah’ın kudret elindedir. Onun izni ve müsaadesi olmadan hiçbir şey ona saldıramaz. Bütün dünya düşmanı olsa ona zarar veremez. Bu halin bir neticesi olarak hakiki mümin kâinata meydan okuyabilir.
Kâfir ise, misaldeki ikinci adama benzer. Allah’ı bilmediğinden her şeyi başıboş zanneder. Bütün Kâinatı, kendisine saldıracak bir düşman vaziyetinde görür. Daima titrer. Hem rezil, hem de zelil olur.

Read more »

Namazın Kıymeti (4.söz)

Ey nefsim ve ey namazın kıymetinden gafil olan kişi! Namaz ne kadar kıymetli ve mühim, hem ne kadar ucuz ve az bir zahmetle kazanılır; hem namaz kılmayan adam ne kadar divane ve zararlı olduğunu iki kere iki dört eder derecesinde kat’i anlamak istersen, şu temsili hikâyeciğe bak, gör: Bir zaman büyük bir hâkim, iki hizmetkârını, her birisine yirmi dört altın verip, iki ay uzaklıktaki has ve güzel bir çiftliğine ikamet etmek için gönderiyor. Ve onlara emreder ki: “Şu yirmi dört altını yol ve bilet masrafı yapınız. Hem oradaki meskeninize lazım bazı şeyleri satın alınız. Bir günlük mesafede bir istasyon vardır. Hem araba, hem gemi, hem tren, hem de uçak bulunur. Sermayeye göre binilir.”
İki hizmetkâr, bu dersi aldıktan sonra giderler. Onlardan birisi bahtiyar idi ki, istasyona kadar bir parça para masraf eder. Fakat o masraf içinde de, efendisinin hoşuna gidecek öyle güzel bir ticaret elde eder ki, sermayesi birden bine çıkar.
Öteki hizmetkâr ise bedbaht ve serseri olduğundan, istasyona kadar, sermayesi olan yirmi dört altından yirmi üçünü sarf eder. Kumara mumara verip zayi eder. Geride bir tek altını kalır. Arkadaşı ona der:“Yahu, şu tek liranı bir bilete ver, ta bu uzun yolda yayan ve aç kalmayasın. Hem bizim efendimiz kerimdir; belki sana merhamet eder, ettiğin kusuru affeder. Seni de uçağa bindirirler; bir günde ikamet yerimize gideriz. Yoksa, iki aylık bir çölde aç, yayan ve yalnız gitmeye mecbur olursun.” Acaba şu adam inat edip, o tek lirasını, bir define anahtarı hükmünde olan bir bilete vermeyip, geçici bir lezzet için sefahete sarf etse; gayet akılsız, zararlı ve bedbaht olduğunu en akılsız adam dahi anlamaz mı?
İşte ey namazsız adam! Ve ey namazdan hoşlanmayan nefsim!
Temsildeki o hâkim, Rabbimiz ve yaratıcımız olan Allah-u Teâlâ’dır. O iki hizmetkâr yolcu ise: Biri, dindar kişidir ki, namazını şevkle kılar. Diğeri ise gafil ve namazsız insanlardır. O yirmi dört altın ise, yirmi dört saat olan her gündeki ömürdür. O has çiftlik ise cennettir. Bir günlük uzaklıktaki o istasyon ise kabirdir. O seyahat ise, kabre, haşre ve ebede gidecek beşer yolculuğudur. Kişiler ameline göre, takva kuvvetine göre, o uzun yolu farklı derecelerde giderler. Bir kısım takva ehli,  şimşek gibi bin senelik yolu bir günde geçer. Bir kısmı da hayal gibi, elli bin senelik bir mesafeyi bir günde giderler.
O bilet ise namazdır.  Beş vakit namaz ve abdest için bir tek saat kâfi gelir.
Acaba yirmi üç saatini şu kısacık dünya hayatına sarf eden ve o uzun ebedi hayatına bir tek saatini sarf etmeyen kişi, ne kadar zarar eder, ne kadar nefsine zulmeder ve ne kadar akla ve hikmete zıt hareket eder, anlaşılmaz mı?
Hâlbuki namazda ruhun, kalbin ve aklın büyük bir rahatı vardır. Zira namazı sayesinde kişi, şu âlemlerin rabbi olan Allah’a dayanır ve O’na sığınır. Ruhu, aklı ve kalbi her korkudan ve sıkıntıdan kurtulur. Adeta namazı ona şöyle nasihat eder: Allah birdir. Başka şeylere müracaat edip yorulma. Onlara zillet gösterip minnet çekme. Onlara el ovuşturup boyun eğme. Onların arkasına düşüp zahmet çekme. Onlardan korkup titreme. Çünkü Sultan-ı Kâinat birdir. Her şeyin anahtarı O’nun yanında ve her şeyin dizgini O’nun elindedir. Her şey O’nun emriyle halledilir. O’nu bulsan, her matlubunu buldun; hadsiz minnetlerden ve korkulardan kurtuldun…
Hem namaz öyle bir definedir ki, namaz kılan kişinin diğer mübah işleri ve dünyevî amelleri, güzel bir niyetle ibadet hükmünü alır. Bu surette bütün ömür sermayesini ahirete mal edebilir; fani ömrünü bir cihette bakileştirir. Evet, namaz kılan kişi, elbisesini giyerken setr-i avrete niyet etse, elbisesini giymesi ona bir sevap olur. Yemek yerken veya uyurken, ibadet için bedeninin kuvvet bulmasına niyet etse; yemesi, içmesi ve uyuması bir nevi ibadet olur. Bunlar gibi, namazı sayesinde bütün işleri, güzel bir niyetle ibadet hükmüne geçer. Bu ne büyük bir definedir!

Risale-i Nur Sözler

Read more »

2 Kasım 2012 Cuma

Küfür yolunda yürümek, buzlar üzerinde yürümekten daha zahmetlidir

Remiz
Arkadaş! Küfür yolunda yürümek, buzlar üzerinde yürümekten daha zahmetli ve daha tehlikelidir. İman yolu ise, suda, havada, ziyada yürümek ve yüzmek gibi pek kolay ve zahmetsizdir. Meselâ: Bir insan, gövdesinin cihât-ı sittesini güneşlendirmek istediği zaman, ya bir Mevlevî gibi dönerek gövdesinin her tarafını güneşe karşı getirir veya güneşi o mesafe-i baîdeden celple gövdesinin etrafında döndürecektir. Birinci şık, tevhidin kolaylığına misaldir. İkincisi de, küfrün zahmetlerine misaldir.
Sual: Şirk bu kadar zahmetli olduğu halde niçin kâfirler kabul ediyorlar?
Cevap: Kasten ve bizzat kimse küfrü kabul etmez. Yalnız şirk hevâ-i nefislerine yapışır. Onlar da içine düşer; mülevves, pis olurlar. Ondan çıkması müşkülleşir. İman ise, kasten ve bizzat takip ve kabul edilmekle kalbin içine bırakılır.
Remiz
Arkadaş! Bir kelime-i vahidenin işitilmesinde, bir adam, bin adam birdir. Yaratılış hususunda da, kudret-i ezeliyeye nisbeten birşey, bin şey birdir. Nev' ile fert arasında fark yoktur.
Remiz
Arkadaş! Bütün zamanlarda, bütün insanların maddî ve mânevî ihtiyaçlarını temin için nâzil olan Kur'ân'ın hârikulâde hâiz olduğu câmiiyet ve vüs'atle beraber, tabakat-ı beşerin hissiyatına yaptığı mürâat ve okşamalar, bilhassa en büyük tabakayı teşkil eden avâm-ı nâsın fehmini okşayarak, tevcih-i hitap esnasında yaptığı tenezzülât, Kur'ân'ın kemâl-i belâgatine delil ve bâhir bir bürhan olduğu halde, hasta olan nefislerin dalâletine sebep olmuştur. Çünkü, zamanların ihtiyaçları mütehaliftir. İnsanlar fikirce, hisçe, zekâca, gabâvetçe bir değildir. Kur'ân mürşiddir. İrşad umumî oluyor. Bunun için, Kur'ân'ın ifadeleri zamanların ihtiyaçlarına, makamların iktizasına, muhatapların vaziyetlerine göre ayrı ayrı olmuştur. Hakikat-i hal bu merkezde iken, en yüksek, en güzel ifade çeşitlerini Kur'ân'ın herbir ifâdesinde aramak hatâ olduğu gibi, muhatabın hissine, fehmine uygun olan bir üslûbun mizan ve mirsadıyla, mütekellime bakan, elbette dalâlete düşer. 

Mesnevî-i Nuriye, s. 68

Read more »

1 Kasım 2012 Perşembe

Şu Esasata Dikkat Lazımdır

İ'lem eyyühe'l-aziz! Kabir, âlem-i âhirete açılmış bir kapıdır. Arka ciheti rahmettir, ön ciheti ise azaptır. Bütün dost ve sevgililer o kapının arka cihetinde duruyorlar. Senin de onlara iltihak zamanın gelmedi mi? Ve onlara gidip onları ziyaret etmeye iştiyakın yok mudur? Evet, vakit yaklaştı. Dünya kazûratından temizlenmek üzere bir gusül lâzımdır. Yoksa, onlar istikzarla ikrah edeceklerdir.
Eğer İmam-ı Rabbanî Ahmed-i Farukî bugün Hindistan'da hayattadır diye ziyaretine bir dâvet vuku bulsa, bütün zahmetlere ve tehlikelere katlanarak ziyaretine gideceğim. Binaenaleyh, İncil'de "Ahmed," Tevrat'ta "Ahyed," Kur'ân'da "Muhammed" ismiyle müsemmâ iki cihanın güneşi, kabrin arka tarafında milyonlarca Farukî Ahmed'lerle muhat olarak sâkindir. Onların ziyaretlerine gitmek için niye acele etmiyoruz? Geri kalmak hatâdır.

Şu esâsata dikkat lâzımdır:

1- Allah'a abd olana her şey müsahhardır. Olmayana her şey düşmandır.

2- Her şey kader ile takdir edilmiştir. Kısmetine razı ol ki, rahat edesin.

3-Mülk Allah'ındır. Sende emaneten duruyor. O emaneti ibka edip senin için muhafaza edecek. Sende kalırsa, meccanen zâil olur gider.

4-Devam olmayan bir şeyde lezzet yoktur. Sen zâilsin. Dünya da zâildir. Halkın dünyası da zâildir. Kâinatın şu şekl-i hazırı da zâildir. Bunlar saniye ve dakika ve saat ve gün gibi birbirini takiben zevale gidiyorlar.

5-Âhirette seni kurtaracak bir eserin olmadığı takdirde, fâni dünyada bıraktığın eserlere de kıymet verme.

(Mesnevi Nuriye /87)

Read more »

Risale-i Nur'da Biyoloji dersi

Sâni-i Hakîm beden-i insanı gayet muntazam bir şehir hükmünde halk etmiştir. Damarların bir kısmı, telgraf ve telefon vazifesini görür; bir kısmı da, çeşmelerin boruları hükmünde, âb-ı hayat olan kanın cevelânına(dolaşımına) medârdırlar.

Kan ise, içinde iki kısım küreyvât(kürecikleri) halk edilmiş. Bir kısmı küreyvât-ı hamrâ(al yuvarlar, Kırmızı kan kürecikleri, kanın her mm.küpünde beş milyon kadar bulunurlar) tâbir edilir ki, bedenin hüceyrelerine(hücrelerine) erzak dağıtıyor ve bir kanun-u İlâhî ile hüceyrelere erzak yetiştiriyor-tüccar ve erzak memurları gibi. Diğer kısmı küreyvât-ı beyzâdırlar(akyuvarlar) ki, ötekilere nisbeten ekalliyettedirler(azınlıktadırlar). Vazifeleri, hastalık gibi düşmanlara karşı asker gibi müdâfaadır ki, ne vakit müdâfaaya girseler, Mevlevî gibi iki hareket-i devriye ile, süratli bir vaziyet-i acîbe alırlar.

Kanın heyet-i mecmûası ise, iki vazife-i umumiyesi var. Biri bedendeki hüceyrâtın tahribâtını tâmir etmek; diğeri hüceyrâtın enkazlarını toplayıp, bedeni temizlemektir. Evride(toplardamar) ve şerâyin(atardamar) nâmında iki kısım damarlar var ki; biri sâfî kanı getirir, dağıtır, sâfî kanın mecrâlarıdır. Diğer kısmı, enkazı toplayan bulanık kanın mecrâsıdır ki, şu ikinci ise, kanı, "ree"(akciger) denilen nefesin geldiği yere getirirler.

Sâni-i Hakîm, havada iki unsur halk etmiştir: biri azot, biri müvellidü'l-humuza. Müvellidü'l-humuza(oksijen) ise, nefes içinde kana temas ettiği vakit, kanı telvîs eden(kirleten) karbon unsur-u kesîfini(katı elementi) kehribar gibi kendine çeker. İkisi imtizâc(birleşir) eder, buhar-ı hâmız-ı karbon denilen (semli havaî(karbondioksit)) bir maddeye inkılâb ettirir; hem hararet-i garîziyeyi(vücüdun normal ısısını) temin eder, hem kanı tasfiye eder(temizler). Çünkü, Sâni-i Hakîm, fenn-i kimyâda(kimya ilminde) aşk-ı kimyevî tâbir edilen bir münâsebet-i şedîdeyi müvellidü'l-humuza(oksijen) ile karbona vermiş ki; o iki unsur birbirine yakın olduğu vakit, o kanun-u İlâhî ile, o iki unsur imtizâc ederler(birleşirler). Fennen sabittir ki, imtizâcdan(birleşme - aksiyon) hararet hâsıl olur. Çünkü, imtizâc, bir nevi ihtiraktır(yanmaktır). Şu sırrın hikmeti şudur ki:

O iki unsurun, herbirisinin zerrelerinin ayrı ayrı hareketleri var. İmtizâc vaktinde her iki zerre, yani onun zerresi, bunun zerresiyle imtizâc eder(birleşir); birtek hareketle hareket eder. Bir hareket muallâk kalır. Çünkü, imtizâcdan evvel iki hareket idi; şimdi, iki zerre bir oldu. Her iki zerre, bir zerre hükmünde bir hareket aldı. Diğer hareket, Sâni-i Hakîmin bir kanunu ile, hararete inkılâb eder. Zâten, "Hareket, harareti tevlid eder(çıkarır)" bir kanun-u mukarreredir(kat'i kanundur).
İşte bu sırra binâen, beden-i insaniyedeki hararet-i garîziye, bu imtizâc-ı kimyeviye ile temin edildiği gibi; kandaki karbon alındığı için, kan dahi sâfî olur. İşte, nefes dahile(içeri) girdiği vakit, vücudun hem âb-ı hayatını temizliyor, hem nâr-ı hayatı(hayat ısısınız, Vücudun harareti) iş'âl ediyor(yayıyor). Çıktığı vakit, ağızda, mu'cizât-ı kudret-i İlâhiye olan kelime meyvelerini veriyor.

[Sanatında akılların hayrete düştüğü Allah, her türlü kusur ve noksandan uzaktır.]

Read more »

Birbirine sû-i zan etmemek

Kardeşlerim, sizin zekâvetiniz ve tedbiriniz, benim tesanüdünüz hakkında nasihatime ihtiyaç bırakmıyor. Fakat bu âhirde hissettim ki, Risale-i Nur şakirtlerinin tesanüdlerine zarar vermek için birbirinin hakkında su-i zan verdiriyorlar, ta birbirini itham etsin. Belki "Filan talebe bize casusluk ediyor" der, tâ bir inşikak düşsün. Dikkat ediniz, gözünüzle görseniz dahi perdeyi yırtmayınız. Fenalığa karşı iyilikle mukabele ediniz. Fakat çok ihtiyat ediniz, sır vermeyiniz. Zaten sırrımız yok; fakat vehhamlar çoktur. Eğer tahakkuk etse, bir talebe onlara hafiyelik ediyor, ıslahına çalışınız, perdeyi yırtmayınız.(Emirdağ Lahikası/73)

Read more »