İslâm’da Siyasi Yapı
ve İki Siyasi Mezheb: Haricilik ve Şiilik (4)
Şiîlik,
siyasî, fakat bilâhare itikadı temellere oturmuş bir mezhebdir. Onu Ehl-i
Sünnet'ten ayıran başlıca esas, "imamet" mes'elesidir. Bu da, Rasûlüllah'tan
sonra, Hz. Ali ile başlayan 12 imamın ümmetin dinî ve siyâsî liderliğini
üstlenmesi gerektiği, fakat, ümmetçe bu hakkın, bilhassa siyasî sahada
kendilerinden esirgendiği iddiasına dayanmaktadır. Bu esas, 12 imamla sınırlı
olduğundan, 12. İmam'dan sonra, onlarca gaybûbet-i kübrâ döneminde, Şiîlik'le
Sünnîlik arasında siyasî noktada da bir görüş ayrılığı kalmamaktadır. Bu esasa
bağlı olarak, Şiîliği Sünnîlikten ayıran bir diğer nokta, Sünnet'in sonraki
nesillere nakli meselesidir. Şiîler, bunun da Ehl-i Beyt imamlarına ait olduğunu
iddia etmekle birlikte, nasıl Sünnîlik'te 'senet', yani hadisleri 'nakil
silsilesi' varsa, aynı şekilde Şiîlikte de 12 imam'ın sözleri yine 'nakil
silsilesi'yle bize kadar gelmektedir. Bu durumda, yine ortada ciddî bir ayrılık
yok demektir. İmamlardan nakilde bulunan şiî râvîler ölçüsünde olsun,
Resûlüllah'ın Ashâbı'nın da âdil ve güvenilir kabûl edilmesi, bu mes'elenin
çözülmesi için yeterlidir.
Bu iki esas
dışında, Şiîlik'le Sünnîlik arasında fark yoktur: İki taraf da Allah'a
Peygamberlere, Kur'ân'a ve diğer İlâhî kitablara, Ahiret Günü'ne, kaza ve kadere
inanmakta, iki taraf da namaz, oruç, hacc, zekât gibi farzları farz, faiz, içki,
kumar, zina.. gibi haramları haram kabûl etmektedir. Ayrıca Ehl-i Beyt sevgisi
ve bağlılığı Ehl-i Sünnet'te esas olduğu gibi, Sünnî tarihte çoğu müctehid ve
mehdî-misal zatlar da Ehl-i Beyt'ten gelmiştir. Şu kadar ki, Sünnîlik'teki Ehl-i
Beyt sevgisi, Ashâb-ı Kiram'ın ve diğer büyük imamların sevilip sayılmasına mânî
değildir. Bu sebeple, Ehl-i Beyt sevgisi ve bağlılığını kendilerine esas ittihaz
etmiş bulunan Şiîler'le, İslâmî bünyenin ana unsurunu teşkil eden Sünnî dünyanın
karşı karşıya gelmesinde hiç bir temel mazeret söz konusu olamaz. Ve, bu iki
cemaatin, kendilerini istismarla parça parça yutmaya çalışan düşman bir küfür
dünyası karşısında birleşip istismarcılara meydan vermemeleri, bugün her
zamankinden daha elzemdir.
ŞİİLİK
Şiîlik, dünden
bugüne İslâm'ın bünyesi içinde, tarihî hadiselerin ve devletler arası savaşların
da beslemesiyle en mühim bir fırka olagelmiştir. İslâm tarihinde şüphesiz
yalnızca Şiîlik-Sünnîlik ayırımı olmamıştır. Şiîliğin, itikadî sahada, İslâm
toplumunun ana bünyesini oluşturan Ehl-i Sünnet ve'l-Cemâat'ten ayrı bir mezheb
olmasının yanısıra, aynı sahada kazâ-kader, irade, büyük günah işleyenin durumu
ve Allah'ın sıfatları gibi mevzûlarda Mutezile ve Cebriye gibi Ehl-i Sünnet dışı
kalmış mezhebler de ortaya çıkmış, fakat hiç biri, ne Şiîlik gibi bugünlere
kadar gelen bir devamlılık arzetmiş. ne de 'cemaat'ten kopuk ayrı bir bünye
teşkil etmiştir. Şiîliğin, Resûlüllah'ın ve Ashâbı'nın yoluna (Sünnet) ters
düşme ma'nâsında bid'i telâkkî edilmesinin dışında, cemâatten de ayrı görünmesi,
onun Mu'tezile ve Cebriye gibi yalnızca itikadî değil, ayrıca ve aslı itibariyle
siyasî bir mezheb olarak tarih sahnesine çıkması
dolayısıyladır1.
ŞİÎLİĞİN İTİKADÎ MENŞEÎ
Şiîliğin
tarihini itikadî menşeinden, itikadî temellerini de tarihinden ayırarak itikadî
menşeini mütalâa edeceğiz.
Şiîlik bir
bakıma dar ma'nâda Hz. Ali, geniş ma'nâda Ehl-i Beyt taraftarlığı olarak
göründüğünden, mevzûyu ister istemez Hz. Ali ve Ehl-i Beyt-i Rasûl çevresinde
işlemek durumundayız. Evet, Hz. Ali Efendimiz'in (r.a.) gerek iman, İslâm, ilim,
şecâat ve sadr-ı İslâm'daki fedakârlık ve kahramanlığıyla şahsî kemalâtı,
gerekse Ehl-i Beyt-i Nebevî'ye baba olma fonksiyonuyla İslâm bünyesinde sahip
olduğu mevki, kimsenin inkâr edemeyeceği büyüklüktedir. Sahih rivayetlerde
geldiği üzere, Hz. Hatice'den sonra İslâm'a ilk giren, en azından çocuklar
içinde ilk müslüman olan Hz. Ali'dir2. Yine, Resûlüllah'la (s.a.v.) birlikte ilk
defa namaz kılan Hz. Ali'dir3. Kitab'ı ve Sünnet'i bilme noktasında Ashâb'ın en
önde geleni Hz. Ali'ydi Efendimiz (s.a.v.), kerîmeleri Hz. Fâtıma'yı (r.a.) ona
tezvîcinde, "Kızım seni ümmetim içinde İslâm'a ilk giren, ilmi en çok olan ve en
fazla bilim sahibi bulunanla everdim" buyurmuşlardı4. Hz. Ömer, ortaya çıkan
fıkhî mes'elelerde çok zaman onun görüşüyle amel eder ve "Ali olmasa, Ömer helâk
olmuştu; ey Ali, Allah beni senden sonraya bırakmasın; Allah beni, Ebû Tâlib'in
oğlunun hazır bulunmadığı güç bir mes'eleyle karşı karşıya getirmesin" şeklinde
Hz. Ali'nin ilmine olan saygısını ifade ederdi5.
Hz. Ali (r.a.)
hakkında Efendimiz'den (s.a.v.) şeref-südûr olmuş bulunan senâ dolu hadîsler,
başka bir sahabî hakkında aynı çoklukta sâdır olmamıştır. Bu mevzûda fikir
verici bir misâl olması bakımından, sahih bir rivayette Hz. Sa'd İbn Ebî Vakkas
Şöyle buyurmuştur:
"Resûlüllah'ın
Ali hakkında üç sözü var ki, bunlardan birinin benim hakkımda olması, benim için
kırmızı develerden daha kıymetli olurdu: Resûlüllah, gazaların birinde (Tebûk
seferi) Ali'yi Medine'de nâib olarak bıraktı ve ona, "Bana karşı, Musâ'ya göre
Harun menzilesinde olmak istemez misin? Şu kadar ki, benden sonra Peygamber
yoktur" buyurdu. (Hayber vak'asında), "Sancağı bugün, Allah ve Resûlü'nü seven
ve Allah ve Resûlü'nün kendisim sevdiği birine vereceğim" dedi ve sonra onu
Ali'ye verdi. Bir de, (Necran hristiyanlarına karşı mübâhale bâbında
"...oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı çağıralım.."
ayeti inince, Resûlüllah (s.a.v.) Ali, Fâtıma Hasan ve Hüseyin'i çağırıp,
"Allah'ım bunlar benim Ehl-i Beyt'imdir" buyurdu6.
Hz. Ali
hakkında Efendimiz'den şeref-südûr olmuş bu hadislerden başka, yine gerek Hz.
Ali gerek Hz. Fâtıma, gerekse Hz. Hasan ve Hüseyin hakkında daha pek çok hadis-i
şerif vardır ve Resûlüllah'ın "Âl-i abâ' olarak da anılan bu şerefli Ehl-i
Beyt'ine karşı beslediği sevgi kitablara geçmiş ve dilden dile
anlatılagelmiştir. Bunun yanısıra, Şûrâ Sûresi'nde geçen, "De ki: "Ben (bu
tebliğim karşısında) sizden bir ücret istemiyorum; ancak yakınlara meveddet
istiyorum" (ayet:23) ayetinde geçen 'yakınlar'dan kasdın Ehl-i Beyt-i Nebevî
olduğu müfessirlerce ifade edilmiş7 ve daha bazı hadislerde de geldiği üzere,
Ehl-i Beyt'e sevgi, adeta zarûrât-ı dîniyeden biri haline
gelmiştir8.
Şiîlerce
davâlarına delil olarak ileri sürülen iki hadis-i şerif daha vardır ki, bilhassa
bunları mevzûmuz dahilinde anmadan geçemeyeceğiz:
Vedâ Haccı
dönüşü Resûlüllah (s.a.v.) Ashâbı'na hitaben, "Ben kimin mevlâsı isem, Ali de
onun mevlâsıdır" buyurmuştur9. Yine, Kütüb-ü Sitte'nin dördünde geçen sahih bir
hadiste de. "Benden sonra size iki şey bırakıyorum; onlara tutundukça yolunuzu
şaşırmazsınız: Allah'ın Kitabı ve Ehl-i Beytim"
buyurulmuştur10.
İşte, bütün bu
ve bunlara benzer âyet-i kerime ve hadîs-i şerifler, bilâhare Şiîlerce
dâvâlarına delil ittihaz olunmuş ve ortaya temelde sünnet'in veya hadisin
sahasına uzanan bir imamet mes'elesi çıkmıştır. Ehl-i Sünnet'le Şia arasında
temel anlaşmazlık mevzuu olan imamet mes'elesinin aslı
şudur:
İMAMET
Şîa'nın
esaslarını şöyle özetleyebiliriz:
İslâm'da temel
iki teşrii kaynak Kur’ân ve Sünnet'tir. Bu iki kaynak, Hz. Peygamber (s.a.v.)
döneminde müslümanların bütün mes'eleleri için yeterli olduğu gibi,
müslümanların Kıyâmet'e kadar karşılaşacakları her türlü mes'eleye de çözüm
bulucu mahiyettedir. Fakat, Kur'ân ve Sünnet, zamanlan ve mekânları kuşatıcı
İslâm'ın genel çerçevesini çizen prensipler bütünü olmalarının yanısıra, ihtiva
ettikleri bazı hükümler umûmî bazıları husûsî, bazıları mutlak, bazıları
mukayyed, bazıları nâsih, bazıları mensûh ve bazıları emir ifade ederken,
bazıları da tavsiye ifade edicidir. Ayrıca, hadisleri nakil mevzuunda da
Ashâb'ın tümüne güvenmek mümkün değildir. Çünkü, bazı sahâbeler, hadisleri
Resûlüllah'tan alırken yanılmalara düşmüş kimisine sonradan nisyan arız olmuş,
kimisi de duyduğu hadisi, nâsih mi mensûh mu, mutlak mı mukayyed mi.. olduğunu
bilmeden ve çok zaman da derelerde bulunarak nakletmiştir. Bu bakımdan, Kur'ân
gibi kesinlik ifade etmesi gereken hadîs-i şeriflerde ihtilâflar ârız olmuş, bu
da, zamanla Kur'ân'ı anlama ve tefsir etmede de kendini gösteren ihtilaflarla
birlikte, Din'de farklılıklara ve farklı farklı mezheblerin doğmasına yol
açmıştır. Oysa, Din'de ihtilâf zemmedildiği gibi, bir hakikat değişik şekillerde
olamaz. Kur'ân ve hadis, ihtilâfa sebep teşkil edemez. Şu halde, bütün bunları
tek bir kaynaktan almak gerektir ki, bu kaynak da, "Ben kimin mevlâsıysam, Ali
de onun mevlâsıdır; size iki şey bırakıyorum ki, onlara sarıldıkça
şaşırmazsınız: Kur'ân ve Ehî-i Beytim" hadis-i şeriflerinde de ifade buyurulduğu
üzere, Hz. Ali ve onun soyundan gelen 11 imamdır.
İmamlar, "... Size âyetlerimizi okuyor, sizi tezkiye ediyor; size Kitabı, hikmeti ve bilmediklerinizi öğretiyor" (Bakara: 151) âyetinde ifade buyurulan risâletle alâkalı bütün fonksiyonlara sahiptirler; şu kadar ki, nebî ve resûl değildirler. Bu fonksiyonlara, Resûlüllah'ta olduğu gibi, devlet başkanlığı (dünyevî iktidar-hilâfet) de dâhil olmakla birlikte, eğer ümmet tarafından hilâfet kendilerine verilmeyecek veya haklan olan hilâfet gaspedilecek olursa, bu, onların imâmetine halel getirmez. İmâmet, seçimle değil, nübüvvet ve risâlet gibi İlâhî nass'la, yani Allah'ın tayiniyledir; hilâfet de imâmetin buudu veya fonksiyonlarından biri olarak, yine nass'la belirlenir. Dolayısıyla, Hz. Ali'nin ve daha sonraki onbir imamın hilâfeti, önce Sahâbe-i Kiram, daha sonra da Emevîler ve Abbâsilerce gaspedilmiştir. İmâmet, risâletin fonksiyonlarının devamı mahiyetinde Din'in bir rüknüdür ve dolayısıyla, geniş ma'nâda imameti, dar ma'nâda Hz. Ali'nin ve soyundan gelen onbir imamın imametini kabûl etmemek, dinin bir rüknünü yıkmak olacağından, küfre kadar gider. Bu yüzden, Sahâbe-i Kiram, başta dördü (Mikdad. Selman, Ammar, Ebû Zer) ve daha sonra tevbe eden otuz kadarı hariç, irtidad etmiş ve mutlak küfre düşmemişlerse de, 'Kâ'be menzilesindeki imandan çıkmış, fakat Mescid-i Haram menzilesindeki İslâm'da bakî kalmışlardır. Aynı şekilde, Ehl-i Sünnet müslümanlar da, en fazla 'mü'min-i âm' ve müslüman olabilirler ama. gerçek ma'nâda mü'min değillerdir11. Şiîlik, buradan hareketle, daha başka şu doktrinleri de geliştirmiştir:
İmamlar, "... Size âyetlerimizi okuyor, sizi tezkiye ediyor; size Kitabı, hikmeti ve bilmediklerinizi öğretiyor" (Bakara: 151) âyetinde ifade buyurulan risâletle alâkalı bütün fonksiyonlara sahiptirler; şu kadar ki, nebî ve resûl değildirler. Bu fonksiyonlara, Resûlüllah'ta olduğu gibi, devlet başkanlığı (dünyevî iktidar-hilâfet) de dâhil olmakla birlikte, eğer ümmet tarafından hilâfet kendilerine verilmeyecek veya haklan olan hilâfet gaspedilecek olursa, bu, onların imâmetine halel getirmez. İmâmet, seçimle değil, nübüvvet ve risâlet gibi İlâhî nass'la, yani Allah'ın tayiniyledir; hilâfet de imâmetin buudu veya fonksiyonlarından biri olarak, yine nass'la belirlenir. Dolayısıyla, Hz. Ali'nin ve daha sonraki onbir imamın hilâfeti, önce Sahâbe-i Kiram, daha sonra da Emevîler ve Abbâsilerce gaspedilmiştir. İmâmet, risâletin fonksiyonlarının devamı mahiyetinde Din'in bir rüknüdür ve dolayısıyla, geniş ma'nâda imameti, dar ma'nâda Hz. Ali'nin ve soyundan gelen onbir imamın imametini kabûl etmemek, dinin bir rüknünü yıkmak olacağından, küfre kadar gider. Bu yüzden, Sahâbe-i Kiram, başta dördü (Mikdad. Selman, Ammar, Ebû Zer) ve daha sonra tevbe eden otuz kadarı hariç, irtidad etmiş ve mutlak küfre düşmemişlerse de, 'Kâ'be menzilesindeki imandan çıkmış, fakat Mescid-i Haram menzilesindeki İslâm'da bakî kalmışlardır. Aynı şekilde, Ehl-i Sünnet müslümanlar da, en fazla 'mü'min-i âm' ve müslüman olabilirler ama. gerçek ma'nâda mü'min değillerdir11. Şiîlik, buradan hareketle, daha başka şu doktrinleri de geliştirmiştir:
Bedâ: Allah,
kaderde değişikliğe gidebilir; nitekim, normal silsile yoluyla İmam Cafer-i
Sadık'tan sonra büyük oğlu İsmail imam olacakken, Allah, takdirini değiştirmiş
ve İsmail'i Cafer-i Sadık'ın sağlığında vefat ettirerek, küçük oğlu Musa Kâzım'ı
imam nasbetmiştir.
Ric'at: Tarihin
büyük zalimleri ve bilhassa Ehl-i Beyt'e zulmedenler, Kıyamet'e yakın tekrar
dünyaya gönderilecek ve kendilerinden intikam alınacaktır. Aynı şekilde, uzun
yıllar devam eden gaybet-i suğradan sonra 74 yaşında gaybet-i kübrâya giden ve
halen sağ bulunan 12. imam Muhammed Mehdî de, Kıyamet'e yakın âlemi yeniden
adaletle doldurmak üzere kıyam edecektir.
İman-İslâm
mes'elesi: İman, Kâbe menzilesinde, İslâm ise, Mescid-i Haram menzilesindedir.
Büyük günah işleyenler ve husû-sen İmamet'i kabûl etmeyen Ehl-i Sünnet
mensubları, imandan çıkmakla birlikte, müslüman sıfatını kendilerinde taşımaya
devam ederler12.
ŞİÎLİĞİN TARİHİ MENŞEİ VE MEVZÛUNUN TENKİDİ
Bir mezheb
olarak Şiîliğin tarihi en fazla Sıffîn savaşı ve daha belirgin hatlarıyla
Kerbelâ hadisesi ertesine uzanıyorsa da, bilhassa Hz. Ali'ye taraftarlık
ma'nâsında, Şiî müelliflerce Efendimiz'in (s.a.v.) devr-i saadetlerine kadar
götürülür13.
Efendimiz
(s.a.v.) zamanında İslâm toplumu, Kureyşü'l-bitah (Kâbe etrafında oturan
Kureyşliler), Kureyşü'l-zevâhir (Mekke'nin dış mahallelerinde oturan
Kureyşliler), Yemen menşeli Evs ve Hazrec kabileleri ve Medine dışında oturan
bâdiye Araplarıyla birlikte, Selman, Bilâl ve Suheyb (r.a.) gibi İran,
Habeşistan ve Anadolu'dan göç etmiş gayr-ı Arap unsurlardan oluşuyordu. Bilhassa
Araplar'da ictimâî ve idarî sistem kabilecilik temelleri üzerine oturuyordu ve
soy asaletiyle, yaşlılık (şeyhûhet) gibi bazı sıfatlar, kişilerin ictimaî
rütbelerini tayinde mühim faktörlerdi. Araplar, fizikî karakterin yanısıra,
ahlâkî vasıfların da nesilden nesile geçtiğine inandıklarından, atalara dayalı
soyluluk, mühim bir şeref telâkki ediliyordu. Yemen'de ise, eskiden beri köklü
bir din adamı-krallık (bir ma'nâda teokrasi) geleneği hakim olduğundan, Yemen
menşeli Araplar'da tabiî olarak babadan oğula geçen bir 'teokrasi' anlayışı
hakimdi. Nihayet İslâm geldi ve kan bağını bir realite olarak değerlendirdi,
'kana, soya dayalı kabilecilik ve ırkçılığı' men' ve kişinin şerefinin ancak
takvada yattığını ilân etti. Ayrıca, aşağıda da görüleceği üzere, idarî
mekanizma açısından iktidara gelme noktasında kesin kaideler vaz' etmedi.
Şûrâ'yı müslümanların işlerini görmede bir temel yaptı ve emareti de buna
bağladı (Emrleri, aralarında şûrâ iledir (Şûrâ:38). Bununla birlikte, bir
peygamberin yanısıra, bir melikin bulunabileceğini de, İsrail Oğullarıyla
alâkalı naklettiği bir kıssa ile beyan buyurdu (Bakara:247). Ayrıca, Allah ve
Resûlü'ne itaat ve Allah ve Resûlü'nün yolu istikametinde mü'minlerin içinden
çıkmış ülü'l-emr'e itaati farz kıldı ve emaret de dahil, emânetlerin ehline
tevdîini emir buyurdu (Nisâ:58-59). Fakat, yine aşağıda görüleceği üzere,
Şiîliğin bir mezheb olarak ortaya çıkışında, yukarda kısaca izahına çalıştığımız
Arap soy ve idare anlayışının herhangi bir rol oynamadığı da ileri
sürülemez.
Hz. Ali'ye
taraftarlık mânâsında Şiîliği Resûlüllah (s.a.v.)'ın zamanına kadar götüren Şiî
müelliflere göre, bunun ilk tezahürleri Sakîfe'de ortaya çıkmıştır. Bilindiği
gibi Sakîfe'de, Ensar'la Muhacirler arasında geçen bir müzakereden sonra Hz. Ebû
Bekir (r.a.) halife seçilmiş ve Haşimîler baştan buna karşı çıkmışlarsa da
bilâhare Hz. Ali'nin Hz. Ebû Bekir'e biat etmesiyle bu mes'ele kapanmıştır. Daha
sonra, Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer zamanında, bilhassa Hz. Ömer'in seçiminde bu
mesele açılmamış ve ancak Hz. Osman'ın müessif şehâdetinden sonra alevlenmeğe
yüz tutmuştur.
Evet, Hz. AH
Efendimiz (r.a.), Ebû Bekir'e Hz. Fâtıma'nın vefatına kadar biat etmemiştir.
Bunun sebebi, birinci derecede, Resûlüllah'ın vefatından sonra yakında vefat
edeceği ihbâr-ı Nebevi ile bilinen ve Hz. Ebû Bekir'le aralarında bir münazaa
geçmiş bulunan Hz. Fâtıma'yı kırmamak olsa gerektir. İkinci ve belki daha mühim
bir sebep ise şudur ki, Hz. Ali Efendimiz (r.a.) ilk başta biaat etmiş olsaydı,
o nazik anda hilâfeti kendilerine lâyık gören Haşimîler ve bilhassa Hz. Zübeyr
İbn Avvam gibi nüfuzlu kişiler, Hz. Ali'yi de dinlemeyerek bir fitneye mahâl
verebilirlerdi. Bir dâhiyi a'zam olan Hz. Ali, bunu sezerek ihtimal biati
geciktirmiştir.
Gerek Hz. Ebû
Bekir'in seçilmesi hadisesinde, gerekse Hz. Ali'nin biati geciktirmesinde ve
daha sonra ilk üç halife hazerâtına karşı takındığı tavırda, Şiîler'in
iddialarını haklı çıkarıcı ve imâmet inançlarına delil teşkil edici herhangi bir
unsur bulmak zordur. Bir defa, imamet Din'in bir rüknü olmuş olsaydı ve Hz.
Ali'nin hilâfeti nassla sâbit bulunsaydı, bütün sahabenin bunu bilmesi
gerekirdi. Çünkü, imana bâis hiç bir mevzû kapalı ve esrar dolu olarak gelmez;
aksi halde 'teklif-i mâ lâ yütak' olur. Bu mevzûda, Şiî müelliflerce anlatılan
bir hadise vardır ki, nakletmeden geçemeyeceğiz:
Şiîlerce
Mü'minü't-Tâg denilen Muhammed b. Ali'ye Hz. Zeydü'-Şehid b. Ali Zeynelâbi-dîn,
"Sen, Al-i Beyt içinde kendisine itaat farz olan bir imam bulunduğuna
inanıyormuşsun?" der. M. İbn Ali, "Evet, baban Ali İbn Hüseyin bunlardandı"
cevabını verir. Hz. Zeyd, "Babam hana lokma yedirirken, ağzımı yakmasın diye
üflerdi; beni bir lokmanın yakmasından korkan babam, böyle bir şeyi bana
söylemeyerek Cehennem'e girmeme nasıl râzı olur?" diye hayretini ifade eder.
Mü'minü't-Tâg, bunun üzerine, "kabul etmezsin de, hakkında şefâati geçerli olmaz
diye korktu. Senin işin, Allah'ın meşietine kalmıştır" karşılığında bulunur.
Huzurunda geçen bu konuşmayı dinleyen Hz. Cafer-i Sadık daha sonra
Mü'minü't-Tâg'a "Onu dört bir yanından yakaladın; çıkacağı bir yer bırakmadın"
diye, takdirini ifade eder14.
Şiî
müelliflerce, imamete delil getirilen bu hadise, esâsen, tam tersi yönde bir
delildir. Dinî bir rüknün, bir iman esasının gizlenmesi câiz ve mümkün
olamayacağı gibi, Cafer-i Sadık Hazretlerine atfedilen söz de, esâsen Şiîler'in
Âl-i Beyt'in 12 İmam dışındaki mensublarına bakış açılarını vermesi açısından
dikkat çekicidir.
İkinci olarak,
Hz. Ali Efendimiz ve diğer Ehl-i Beyt mensubları hilâfet haklıklarını zaman
zaman ifade etmiş bile olsalar, kaynaklar bilhassa Hz. Ali Efendimiz'in ağzından
bunun İlâhî bir nasb şeklinde olduğunu nakletmemektedir. Bilakis, Hz. Ali'nin
hutbe, mektub ve sözlerini ihtivâ ettiği ileri sürülen Nehcü'l-Belâğa'da tam
tersini okuyoruz:
Hakkındaki
şikâyetler çoğalınca halk, Hz. Ali'yi Hz. Osman'a nasihat için gönderir ve o da,
şunları söyler:
"Bizim
bildiğimizi biliyorsun; bizim gördüğümüzü gördün, işittiğimizi işittin. İbn Ebî
Kuhafe ve Ömer İbn Hattab, takvada ve doğrulukta senden daha çok mes'ûl
değillerdi; çünkü sen akrabalıkta Allah'ın Resûlü'ne (s.a.v.) onlardan daha
yakınsın ve aynı zamanda, onların sahip olmadığı sıhrî yakınlığa da sahipsin.
Öyleyse, Allah'tan kork. Her şey apaçıktır. Bilmelisin ki, Allah katında en
değerli insan, adaletli imam, en kötüsü de zalim
imamdır..."15.
Yine Hz.
Ali'nin Nehcü'l-Belâğa'da geçen şu sözlerinden, onun hilâfet anlayışının Ehl-i
sünnetinkinden hiç de farklı olmadığı ortaya çıkmaktadır:
"Haricîler,
"Hüküm ancak Allah'ındır" demekle doğru söylüyorlar, fakat maksatları yanlış.
İnsanlar, iyi veya kötü mutlaka bir idareciye muhtaçtır. Mü'minler, onun idaresi
altında salih amellerde bulunurken, kâfirler de dünyalarını yaşarlar. Ve, bu
sürede Allah her şeyi varacağına vardırır. İdareciyle vergiler toplanır,
düşmanlarla savaşılır, yol emniyeti sağlanır, zayıfların hakkı güçlülerden
alınır ve faziletli insanlar, kötüler şerrinden emin olarak huzura
ererler"16.
Öte yandan,
gelerek Sünnî-Şiî kaynaklarda, gerekse Nehcü'l-Belâğa'da okuduğumuz kadarıyla,
Hz. Ali, İslâm'da önceliği ve Resûlüllah'a yakınlığı noktasından kendisini
hilâfete yakın görmekte, yoksa bunu hiç bir zaman imanî bir hak olarak iddia
etmemektedir17.
Şiîler, gerek
Hz. Ali'nin, gerekse diğer imamların İslâm'ın selâmeti nâmına takıyyede bulunup,
imametlerinin İlâhî nasba dayandığını gizlediklerin ve mevcud halifelere itaat
edip, isyanda bulunmadıklarını iddia etmektedirler ki, böyle bir iddia bu pak
insanlar için bir töhmetten başka bir şey değildir. Çünkü, eğer iddia ettikleri
gibi imâmet, dinin, hele imanın bir rüknü olsaydı ve Ehl-i Beyt'in imametini
kabûl etmemek kişiyi imandan çıkarsaydı, o zaman, Resûlüllah'a bilhassa cibillî
yakınlıkları bakımından İslâm'ı korumaya daha meyyal ve ayrıca, "Size iki şey
bırakıyorum.." hadisince de Kur'ân'ı ve Sünnet'i korumaya vazifeli bu insanlar,
hakikati haykırmaktan bir an bile geri durmazlardı. Çünkü, imânî ve dinî bir
rüknün gizlenmesinin vebâlini kimse çekmek istemez ve kaldıramaz. Ayrıca, yine
Şiilerin iddiasınca Kureyş, Haşimîler'i kıskanarak hilâfeti Ehl-i Beyt'e
vermemiştir; fakat, Sakîfe'de hilâfet iddiasında bulunan yalnızca Kureyş
değildi; İslâm'a on yıl canları pahasına omuz vermiş ve 'Ensâr' adıyla
şereflenmiş Medineli müslümanlar da halifenin kendilerinden olmasını taleb
ediyorlardı.
Şiilerin bir
diğer iddiası, Sünnet'in sadece Ehl-i Beyt kanalıyla nakledilmesi gerektiğidir.
Teorik açıdan doğru gibi görünen bu iddia bizzat Şiî hadis rivayet esaslarınca
tekzib olunmaktadır. Resûlüllah'ın terbiyesinden geçmiş ve her bakımdan
üstünlükleri tarihçe ispatlanmış insanlara hadis rivayetini çok görenler, Ehl-i
Beyt'in hadislerini doğrudan imamların ağzından değil, yine 'Şiî' râvilerce
nakletmektedirler ki, burada tam bir mezhebcilik anlayışı yatmaktadır. Şiîler,
Ehl-i Sünnet'in Kütüb-ü Sitte gibi temel hadis kaynaklarını kabûl etmeyerek,
Kütüb-ü Erbaa denilen kendilerine ait dört hadis kitabını esas almaktadırlar. Ne
var ki, buradaki hadisler, her ne kadar Ehl-i Beyt imamlarına dayandırılıyorsa
da, arada yine bir kaç ravî vardır. Ve, Şiî kelâmı da bu ravîlerin önde
gelenlerinden Zürâre b. A'yün, Muhammed b. Müslim, Muhammed b. Ali
Mü'minü't-Tâq, Ebû Basîr, Hakem b. Uteybe gibi mütekellimlere dayanmaktadır ki,
bunlar hakkında Şiî ricâl' kitablarında övücü sözlerin yanısıra, Cafer-i Sadık
hazretlerinden nakille, "Zürâre, M. b.Müslim, Büreyd, İsmail el-Cu'fî helak
oldu; Zürâre, Yahudi ve Hristiyanlar'dan daha şerlidir; Allah, Zürâreye lânet
etsin; Zürâre helâk üzere ölecek; A'yün ailesinin (Zürare, Hümran...)
söyledikleri, ne benim, ne de babalarımın dinindendir.." şeklinde tehditvârî
sözler de bol bol geçmektedir18. Bütün bunlar, Ehl-i Beyt'i takip etme
iddiasındaki Şiîliğin, esasen Ehl-i Beyt'in yoluna en azından Sevâd-i a'zamdan
ayrıldığı noktalarda pek de muvâfık düşmediğini ortaya koyucu
keyfiyettedir.
Nassla sâbit
imâmet anlayışına Kur'ân'dan delil bulamayan Şiîlik, Sünnet'e sarılmış, fakat
bilhassa ilk döneminde, Kur'ân'da eksiklik, fazlalık ve değiştirme vardır gibi
sakîm iddialara sapmıştır. Şiîliğin dört hadis kitabından Usûl-ü Kâfî'nin
müellifi, bu inancı müdafaa edenlerden olduğu gibi, kitabında bu konuda çok
sayıda rivayete yer vermiş, hatta, "İmamlardan bununla alâkalı elimde binden
fazla rivayet var" iddiasında bulunmuştur19. Daha sonra, Şeyh Tûsî, Şeyh Müfid
ve Seyyid Şerif Razî gibi kısmen mu'tedil Şiî âlimler bu sakîm anlayışa karşı
çıkmışlardır. Kur'ân'ın bir kelimesine dahi dokunmadan bize kadar gelmesini
sağlayan Sabâbe-i Kiram sünnete dokunması için ne sebep vardır? Kaldı ki, Hz.
Ali ve Ehl-i Beytle alâkalı tüm senâ dolu hadis-i şerifler, sünnî hadis ve
menkıbe kitablarında kayıtlıdır ve hiç biri gizlenmemiş ve
değiştirilmemiştir.
Hz. Ali ve
Ehl-i Beyt'le alâkalı hadislerin bazıları, bu mübarek ailenin başına
geleceklerden dolayı bir tenbih ve ümmeti bu sahada uyarmaya ve onların
haklarını ifa ile birlikte, kendilerine yapılabilecek iftiralardan temizlemeğe
yöneliktir. Ayrıca, Şiîlik, 12 imamdan sonra, doktrinin pratiği noktasında Ehl-i
Sünnetle aynıdır. Bu durumda, imanî ve dinî bir rüknün belli şahıslar ve belli
bir zamanla sınırlı olması neyle izah edilecektir? Sonra, hadis-i şerifte,
Kur'ân'la Ehl-i
Beyt'in belli bir dönem için değil, Kıyamet'e kadar
birbirlerinden ayrılmayacakları ifade olunmaktadır. Oysa, İmâmet'i 12 kişiye
tahsis, daha sonra gelecek mübarek ve hâdî-mehdî Ehl-i Beyt mensublarını, bu
hadisin medlûlünden adeta ihrac etmektedir.
NETİCE
Şiîlik, ifade
etmeğe çalıştığımız mezhebî doktriniyle, tarihî hadiselerin uzantısı olarak,
bilhassa Kûfe'de Yemen menşe'li Araplarla, İran menşeli mevâlînin ve daha
başkalarının çok çeşitli faktörlerin tesiri altında tesis etmiş oldukları bir
mezheb görünümündedir. Dinî temelleri ve itikadî esasları daha sonra ortaya
konmuş olup, ayrıca, tek bir Şiî mezhebi de yoktur.
12 İmam'dan
sonra Şiîlik, temel doktrininin pratiğini kaybetmesiyle Sünnîliğe yaklaşmıştır.
Bu bakımdan, tarihin bir dönemiyle alâkalı bir inanç yüzünden İslâm ümmetinin
ana bünyesinden ayrı kalmak, İslâm kardeşliği ve ümmet bütünlüğüne ters
düşmektedir. Bu yüzden, bir zaman Şeyh Müfid ve Seyyid Şerif Razî gibi alimler
nasıl Şiîliğin yanlış Kur'ân telâkkisini düzeltmişlerse, bugünkü insaflı Şiî
âlimleri de, Ashâba, bilhassa Hulefâ-ı Raşidîn'e bakış ve Sünnet anlayışlarına
bir neşter atıp, sevâd-ı a'zama yaklaşmak gibi tarihî bir vecibeyi yerine
getirmekle karşı karşıyadırlar.
Bunun dışında,
Sünnîlikle Şiîlik arasında önemli bir fark bulmak mümkün değildir. Ehl-i Sünnet,
belki Şiîlerden daha çok ve muvazeneli şekilde Ehl-i Beyt'i sever; Sünnî dünyada
Ali, Hasan, Hüseyin gibi isimlerin Şiî dünyadakinden daha çok oluşu; hutbelerde
Ehl-i Beyt'in ve husûsen Hz. Ali, Hasan ve Hüseyin'in adlarının anılışı ve
camilerinde yazılı bulunuşu; ayrıca bilhassa Tasavvufta Cafer-i Sadık ve İmam
Ali Rıza gibi Celîlü'l-kadr imamların tarikat silsilerinde yer alışı; Ehl-i Beyt
sevgisinin dinî, hattâ imanî bir esas olarak kabûl edilişi, o kadar ki Şafiî
mezhebinde Resûlüllah'la birlikte Ehl-i Beyt'i salât ü selâm getirmenin namazın
rükünlerinden oluşu; İmam A'zam Ebû Hanife gibi Ehl-i Sünnet mezheb imamlarının
Ehl-i Beyt'i kendi zamanlarında hilâfete elyak bulup, Hz. Zeydü'ş-Şehid gibi
Ehl-i Beyt imamlarına yardım edişi.. evet, bütün bunlar, Ehl-i Sünnet'teki Ehl-i
Beyt sevgisini gösteren binlerce delilden sadece birkaçıdır. Ehl-i Sünnet, gerek
Cemel, gerekse Sıffîn savaşlarında her zaman Hz. Ali'yi haklı bulmuş, Hz.
Hüseyin için gözyaşlarını Fırat'ın suyu gibi akıtmış, fakat, ümmet arasında
fitnelere yol açacak mes'elelerin 'ma'nâ-yı ismî' cihetinden üzerine gitmeyi
gereksiz görüp, "onlar bir ümmetti, gelip geçtiler, kazandıkları kendilerine,
sizin kazandığınız da size; onların yaptıklarından siz mes'ûl tutulmayacaksınız"
ayeti uyarınca ve "elimizin bulaşmadığı kana dilimiz de bulaşmasın" fehvasınca
orta yolu tutarak birleştirici olmuş ve her zaman İslâm'ın menfaatini ön planda
tutmuştur. Dolayısıyla, bilhassa istismarcılara fırsat vermemek için, ma'nâsız
Şiî-Sünnî nizalarını bir tarafa bırakıp birleşmenin tam zamanıdır.. Yoksa,
-Allah korusun- yarın çok geç olabilir.
Taha F.Ünal
Yeni Ümit Dergisi 1993
KAYNAKLAR:1. S. M. M Jafri. The Origins and Early Development of Shi'a İslam, Kum. s:5, 11-7
2. Tirmizî, Menâkıb, HN: 3980: İ. Hanbel, Müsned, 1: 373, 4:364.
3. Tirmizî, Menâkıb, HN: 3979: İn. Mace, 1:11; Hanbel, 1:141; İ. Hişam, Şîre, 1:262.
4. İ. Hanbel, 5:26: İ. Abdi'l-Ber. İstîâb. 3:36: Heysemî. Mecmaü'z-Zevâid, 9:110-114.
5. İstîâb. 3:39; Harizmî, Menâkıb, 48: Sıbt İbnü'l-Cevzî, Tezkire. 87.
6. Nesâî, Hasâis, 32; Tirmizî, HN.3970.
7. Said Nursî, Lemalar. 21; Zemahşerî, Keşşaf. 2:339: EbuVSuûd, Hamiş-i Tefsiri'r-Razî. 7:665; Heysemî, Mecma', 9:168.
8. Süyûtî, Ed-Dürrü'l-Mensûr, 6:7; İ.Hacer-i Heylemî. Savâik, 101.
9. İ. Hacer. İsâbe, 3:408; İ.Hanbel, 4:281; İ.Mâce, 1:21,29; İstiâb, 2:473; İ. Kesîr, El-Bidâye ve'n-Nihâye, 5:209.
10. Müslim, 2:325; Tirmizî, HN:4036,4038; İ.Hanbel, 5:182,189.
11. Jafri. a.g.e. 280-312: M. H. Kâşifii'l-Gıtâ, Aslü'ş-Şia ve Usulühâ, 48-54; M.Rıza el-Muzaffer. The Faith of Shia İslâm, 31-46.
12. Küleynî, Usûl-ü Kâfî, c.3;A. Gölpınarlı, Tarih Boyunca İslâm Mezhebleri ve Şiîlik, s:269: M.R. el-Muzaffer. a.g.e. s.43.
13. Şeyh Tûsî, İhtiyârü Ma'rifet'r -Ricâl, (Ricâl-i Keşî), Meşhed, s.186.
14. Jafrî. a.g.e. 14-22.
15. Nehci'l-Belâğa, (İng. terc. Müftü C. Hüseyin), 162.hutbe.
16. A.g.e., 40. hutbe.
17. A.g.e.. 72. 160. hutbe vb.
18. Şeyh Tûsî. a.g.e.. 149, 150, 160, 169.
19. Küleynî, Usûl, 1:110-115. Tcfsîru's-Safî. s: 14.
