Protestan misyonerler 1979 yılında
Amerika'nın Colorado eyaletinde toplanarak İslam ülkelerini Hıristiyanlık
açısından değerlendiren tebliğ ve raporları görüşmüş olup bunlar The Gospel and
Islam (İncil ve İslam) adı altında bir araya toplanmıştır. Türkiye ile ilgili
bölüm, Türkiye'de Hıristiyanlıkla İslamiyet’in Durumunun Mukayesesi başlığı ile
Mehmet İskender (galiba müstear) adı ile yayınlanmış (s. 278-291) bulunuyor.(*)
Yazımızda bu raporun yer verdiği bellibaşlı hususları bildirip bazı iddialarına
kısa cevap vermek istiyoruz. Aslında, Türkiye'de yaşayanların çoğu, bunların
büyük kısmının cevaba bile değmediğini bilirler.
Bu raporu hazırlayan şahıs,
Türkiye'de laikliğin azıcık mutedil bir şekilde uygulanmasından büyük bir
rahatsızlık duymuş. Hıristiyanlık için çalışmayı kendisine iş edinmiş bir
insanın böyle düşünmesini, yani laikliğin aşırı şekline taraftar olmasını
anlamak kolay değil. Çünkü laik (laic, laique) "herhangi bir dînî inançla
kayıtlı olmayan" demek olup "dînî devlet veya öğretimin zıddı olarak "laik
devlet" "laik öğretim" denir. Laicisme (laisizm, laiklik) "müesseselere dînî
olmayan bir karakter vermek isteyen doktrin" demektir. (Fransızca Petit Robert
sözlüğü.) Bu kelimenin "dinî hiyerarşiye mensup olmayan, din adamı olmayan"
mânâsı da bulunmakla beraber, sistem söz konusu olduğunda bu mânâ mülahaza
edilmez. Bundan ötürü bir devlet laik olduğunu söyleyebilir. Bununla ülkeyi
muayyen bir dinin kaidelerine göre idare etmediğini kasteder. Fakat herhangi bir
dini benimsediğini söyleyen bir ferdin artık laik olması, dil ve mantık yönünden
mümkün değildir. Mamafih laiklik dine kısmen saygılı tatbik edildiği gibi aşırı
şeklinde, dinsizlik tarzında da tatbik edilebilir. Dünyada ve tarihte bu geniş
yelpaze içine girecek bir çok örnek bulunmaktadır.
Laiklik, Avrupa’da asırlarca süren
mücadele sonucunda yüzbinlerce kişinin öldürülmesinden sonra, sistem olarak
Kiliseyi tanımayan laiklerin Kiliseyi boyun eğdirmesi neticesinde hakim
olabilmiştir. Bu işte masonlar da mühim rol oynamıştır. Hele laiklik, Amerika ve
batı Avrupa ülkelerinde uygulanan mutedil laiklik olmayıp Rusya gibi doğu
blokunda tatbik edilen cezrî şekliyle olunca, bir hıristiyanca kabulü asla
mümkün değildir. Bu gerçeğe rağmen bu raporu hazırlayan misyoner, aynen
Türkiye’deki bazı saldırgan dinsizler gibi laikliğin 1950'den sonraki nisbeten
mutedil uygulanmasından şikâyetçidir. Bu durumda ister istemez şöyle
düşünüyoruz: Misyonerler şöyle değerlendiriyorlar "Müslümanlığı tatbik etmeyen
fasıklar bile Hıristiyanlığı cazip bulmuyorlar, onları hıristiyanlaştırmak
mümkün değil. Bari hiç değilse, ne suretle olursa olsun, İslam’dan uzaklaşmaları
temin edilsin. Batı medeniyeti hayat tarzına göre yaşamaya alışan insanlar belki
ileride Hıristiyanlığa ilgi duyabilirler."
Ona kalırsa Osmanlı idaresi altında
yaşamış olan hıristiyanlar (Rumlar, Ermeniler), isimde kalan bir Hıristiyanlık
uygulamışlardır. Halbuki herkesin bildiği üzere Osmanlı devleti o kadar hak
vermişti ki, bazı Türk müellifler bile, bu kadar hürriyeti fazla bulduklarını
ifade etmişlerdir. Uzun söze ne hacet: Osmanlı devleti bu derece hürriyet
vermeseydi beş-altı yüz sene gibi uzun bir zamanda Hıristiyanlıktan eser (iz)
kalabilir miydi? Sekiz yüz sene devam eden Endülüs müslümanlığından, kısa bir
zamanda iz bırakmamış olan Avrupa hıristiyanları bu meseleyi pek iyi
anlarlar.
Rapor 42,5 milyon nüfusun
(hatırlatalım ki 1978 yılındaki istatistik esas alınıyor) büyük çoğunluğunun
müslüman olduğunu ve devletin laikliğine rağmen bu çoğunluğun İncili
reddettiğini bildiriyor. İşin doğrusu şudur ki: müslüman halkta Tevrat ve İncile
düşmanlık yoktur. Bunların asıllarını kabul etmeyen zaten İslâm’dan çıkar. Amma
muharref (değiştirilmiş) şekillerine de Türk toplumunda hücum sözkonusu
değildir. Yalnız şu söylenebilir: Bu muharref kitaplar toplumda nadiren anılır
ve hemen hemen hiç okunmaz. Durum bundan ibaret olup o kitaplara ve
Hıristiyanlığa hücum bahis mevzuu değildir.
Misyoner raporu Türkiye’de yaşayan
alevîlere de temas ediyor. Bu vatandaşların sayısı belli değildir. Zira nüfus
sayımı formunda mezheb hanesi yoktur. Rapor sahibinin verdiği rakam kabul
edilecek olursa (yani % 16) Türkiye’de yaşayan her altı kişiden birinin alevi
olduğu söylenmiş olur ki bunun doğrulukla ilgisi yoktur. Bu miktarı hangi
kaynaktan aldığı da merak konusudur.
Rapor müteakiben Türkiye’de kürt,
arap, çerkes, gürcü, laz gibi "müslüman azınlıklar"dan bahsedip (müslüman
azınlık olmaz. Nitekim Lozan anlaşmasında "ekalliyyet" (azınlık) teriminden
sadece gayr-i müslimler kastedilir) onların sayılarına dair istatistik bilgi
veriliyor (s.280). Misyonerler şunu iyi bilmelidirler ki, aslında Türkiye’de
ırkçılık davası ciddî şekilde yoktur. Asıl îman-inkâr, İslam-gayri İslam
mücadelesi vardır. Türkiye’de mevcut unsurlar, İslâm’dan gelen bir telakki ile
birbirleriyle imtizac etmiş olup "ırk ayrımı" denilebilecek bir hâdise
bulunmamaktadır. Sun'î olarak çıkarılmaya teşebbüs edilse de geniş kitleler
dönüp bu işe bakmamaktadır. Raporda zımnen denilmek isteniyor ki, Türklerin
Hıristiyanlaştırılması hususunda en büyük mâni, mürtedin (İslâm’dan çıkıp tekrar
ona dönmeyi kabul etmeyen) öldürülmesini emreden şer'î hükümdür. Ona göre 1856
yılında, din hürriyetini ilan edip bu hükmü askıya alan Padişah fermanı çıkması
üzerine, bu hürriyetin uygulandığı sekiz sene boyunca misyonerlerin gayretleri
ile, hatırı sayılır bir miktar Müslüman-Türk Hıristiyanlığa girmiş, fakat devlet
1864'de tekrar eski tatbikata devama başlamış, Hıristiyanlığı kabul edenlere
işkence etmiştir. Bu, mücerret bir iddiadır. İsbat etme külfeti de iddiacıya
düşer. Hıristiyanlığı kabul eden Türklerin isimlerini, bu irtidadların
belgelerini, dönenlerin ikrarlarını göstermesi gerekirdi. Halbuki böylesi
vak'alar olsaydı çok yayılırdı. Hele hıristiyanlar büyük imkânlarıyla bunları
yayarlardı. Nasıl ki Tevfik Fikret'in oğlu Halûk'un hıristiyan olduğunu duymayan
kalmamıştır.
Osmanlı döneminin sonlarında ve
Cumhuriyet devrinde mürted öldürülmedi. Öyleyse Hıristiyanlık niçin yayılmadı?
Bu mantığa göre pek fazla yayılması lazım gelirdi. Üstelik bu asırda
Hıristiyanlığın Avrupa devletleri, Amerika gibi güçlü hamileri de bulunmaktadır.
Mürted hakkındaki hükmün tatbik edilmemesi hususunda Avrupa’nın Osmanlı
devletine niçin baskı yaptığı, bu misyoner raporundan da anlaşılmaktadır. Demek
ki -batılıların ve batıcıların iddia ettikleri gibi- Avrupa kanunlarının
alınması, toplumun içinden gelen bir değiştirme arzu ve ihtiyacı neticesinde
olmayıp dışarıdan zorlama ile olmuştur.
Rapor, ayrıca 19. asırda Osmanlı
Devleti hudutları içinde açılmış olan okul, hastahane gibi sosyal tesislerin
Hıristiyanlığı yaymadaki rolüne işaret etmekte ve fakat bunların fazla başarı
gösteremediğini belirtmektedir. Biz şunu söyleyebiliriz: Bu okullar, mezun
ettiği öğrencileri Hıristiyanlığa açıkça kazanmakta başarı gösteremeseler de
orada okuyan Türk çocuklarının ekseriyetini İslâmî ve millî değerlerden
uzaklaştırmış, gayelerine dolaylı olarak ulaşmışlardır. Ülke idaresinde önemli
yerlere gelen bu mezunlar -farkında olarak olmayarak- yetiştirildikleri
hıristiyan batı kültürünün etkisinde kaldıklarından, Avrupa ülkelerinin
menfaatlarına hizmet etmişlerdir. Osmanlı devletinin iyice zayıflatıldığı son
döneminde, Avrupa devletlerinin tazyiki ile açılmış olan bu gizli veya açık
misyoner gayeli okullar, geçen asırda şimdikine nisbetle daha fazla idi. Çünkü
Osmanlı devletini bir an önce yıkmak istiyorlardı. Bunu elde ettikten sonra
artık o derecede fazla müesseseye ihtiyaçları kalmamıştı.
Rapor, ermeni propagandasının, daha
doğrusu Türkiye’yi dünyada tesirsiz bırakmak isteyen hıristiyan batı
propagandasının uydurduğu bir masalı da tekrar ediyor: "1909-1916 yıllarında
ermeni katliamı yapılıp 1,5-2 milyon Ermeni’nin Türkler tarafından öldürüldüğü"
iddia ediliyor (s.281). Bu ülkede yaşayan her insan, Ermenilerin tarih boyunca
nasıl iyi muamele gördüklerini, Osmanlı idaresinden nasıl memnun kaldıklarını,
fakat Osmanlı devletini yıkmak isteyen Avrupalıların 19. asır sonlarında onları
nasıl kışkırttıklarını, ermeni komitacılarının yıkıcı faaliyetlerini, bilhassa
birinci dünya harbi esnasında, tebaası oldukları devlete ve vatana nasıl hıyanet
edip, erkekleri cephede vatan müdafaası için savaşan Türklerin çoluk çocuklarını
bile boğazlayarak vahşet gösterdiklerini pek iyi bilir. Cenabı Hak izmihlal
alâmetlerini bir yerde göstermeye görsün. Bir devlet, bir millet güçsüz kaldı mı
aleyhinde her türlü propaganda yapılır. Kendi mensupları bile bu yalanlara
kanar. Aslını yitirmiş evlatları, kendi evlerini yıkmakta düşmanlarıyla
yarışır.
Rapor yazan, gerek şehirli gerek
köylü ahalinin, ibadetlerinde genellikle gevşek davrandığını yazıyor. Bu kısmen
doğru olsa da, son yıllarda ibadetlerini yerine getirenlerin nisbetinin
arttığını görüyoruz.
Raporu hazırlayanın bir iddiası da
Hıristiyanlığın Türkiye 'de tazyik edildiğidir. Şöyle diyor: "Türk kanunlarında
suç sayıldığına dair bir kayda rastlanmasa da Hıristiyanlığın meşru (yasal)
olmadığı inancı halk arasında yaygındır... Hıristiyan vatandaşları tazyik edip,
Hıristiyanlığı yayma faaliyetinde bulunan yabancı uyruklu misyonerleri
faaliyetten menetmek, kanunî dayanağı olmayan bir uygulamadır" (s.282).
Bildiğimiz kadarıyla Hıristiyanlara baskı, ne devlet organları ne de müslüman
halk tarafından yapılmamıştır. Fakat batıya giden hıristiyan vatandaşlardan
bazıları şahsî menfaat temin etmek, kendilerine acındırmak için, misyonerler ise
dinlerini yaymadaki başarısızlıklarına bahane öne sürmek kasdıyla bu gibi
yalanları uydurmaktadırlar. Nitekim Dünya Kiliseler Birliği genel sekreteri Dr.
Emili Castro, Birliğin icra konseyinin İstanbul'da toplanması vesilesiyle 9
Mayıs 1988 günü yaptığı açıklamada bu haberlerin aslının olmadığını beyan
etmiştir (Zaman gazetesi 10 Mayıs 1988 nüshası).
Keza Türkiye’de Hıristiyanlık kanun
dışı sayılmaz. Fakat Ceza Kanununun 163. maddesi laikliğe aykırı olarak din
propagandası yapmayı sınırlamaktadır, aksine davrananları ağır hapis cezalarıyla
cezalandırmaktadır. 1949'da çıkarılan bu kanun binlerce defa müslümanlar
aleyhine uygulandığı halde nadiren hıristiyan misyonerleri aleyhinde -o da
sadece yurt dışına çıkarma şeklinde- tatbik edilmiştir.
Fakat, bu maddenin tatbiki ile de
değil, sırf bahane olarak ileri sürülmesi ile binlerce müslüman haksızlıklara
mâruz kaldığında bunu dile getirmeyen, üstelik uygulanmasından memnun olan
misyonerler, arada bir misyoner faaliyetlerine tatbik edilmesini
"Hıristiyanlığın yasaklandığı" şeklinde yorumlamaktadır.
Rapor, daha başka bazı hususlara da
temas etmekte ve halen Türkiye'de Hıristiyanlığı yaymak için 18 hıristiyan
teşkilatının, çeşitli metodlar kullanarak faaliyet gösterdiğini
bildirmektedir.
Öyle anlaşılıyor ki. Türkleri
Hıristiyanlaştırmak gayelerini gerçekleştirmede hezimete uğramalarına rağmen,
yine de ümitlerini kesmiş değillerdir. Onlar bu işleri yaparken bazı resmî
çevrelerin Batı hayranlığı, Hıristiyanlıkla beslenen Batı kültür ve değer
ölçülerini revaçlandırmaları, millî ve İslâmî değerlerin büyük ölçüde ihmal
edilmesi, hafıza ve kimlik kaybetmiş nesiller yetiştirme, kalkınma ve ilerleme
derken sadece maddi hesaplar yapma şeklindeki tezahürler devam ettikçe,
misyonerler sevinmeye devam edeceklerdir.
(*) Biz,
esas itibariyle, bu kitabın, özel değerlendirme maksadıyla yaptırılmış Arapça
tercümesinin daktilografı nüshasından istifade ettik.
Prof.Dr.Suat Yıldırım,
Yeni Ümit Dergisi 1988