tebliğ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tebliğ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Kasım 2012 Cumartesi

Tebliğ Yaparken İnançsız Birine Önce Neyi ve Nasıl Anlatmalı?

 M.Fethullah Gülen Hocaefendi'nin Asrın Getirdiği Tereddütler adlı Kitabından;

İnançsız birine önce neyi ve nasıl anlatmalı?

Sorunun cevabına geçmeden önce bazı hususları belirtmek fâideli olacaktır.

Evvelâ inançsızlığın çeşitleri vardır: Şahsın husûsî kanaati, iman karşısındaki davranışları; inanılacak şeylerin bütününe inanıp inanmama gibi hâlleriyle çeşitlilik arz etmektedir.
İman esaslarına karşı alakasızlıktan inançsız olan birisi, o esasları kabul etmeyen bir diğerinden farklı olduğu gibi bu da, o erkânın bütününü reddeden ve yok kabul edenden tamamen farklıdır.

Daha değişik bir ifâde ile bu hususu şöyle bir tertibe tâbî tutmak da mümkündür;

1- İnanılması gerekli olan şeylerin varlığını düşünmeden, sırf bir alâkasızlık ve laubalilikken doğan inançsızlıktır ki ; büyük bir kısmı îtibariyle muhâkemesizlerin, budalaların veya hevâ ve hevesinin esiri zelil ruhların ve sefil akılların işidir. İnanç adına bunlara bir şeyler anlatmak oldukça zor, belki de imkânsızdır. Bunların davranışlarına insiyâkilik hâkimdir. Kitlenin ağır baskısıyla hareket eder, onunla oturur, onunla kalkarlar.

2- İnanç esaslarını kabul etmeyenlerdir. Bunlar hangi sâikle bu duruma gelirlerse gelsinler, münkir ve mülhiddirler. Her toplum içinde en kabarık olan da hemen hemen bunlardır.

3- İnanılması gerekli olan şeyleri yok kabul edenlerdir ki; eski devirlerdeki emsâllerine nisbeten, günümüzde bunların sayıları da oldukça fazladır.

Bu son iki bölümde ele alınan inançsızı, ayrıca;

a) her şeyi maddeye irca eden ve hiçbir metafizik hâdiseye inanmayanlar,

b) Bazı metafizik ve para psikolojik hâdiseleri inananlar, diye ikiye ayırmak da mümkündür.

İnançsızlık, günümüzde, azgınlaşan insanoğlunun en bâriz vasfıdır. Ve asrımızda gençliğin, bunalım sebeplerinden birisidir.

İnançsızlık bütünüyle bir felâket ve bütünüyle anarşinin temel rüknü ve kaynağıdır. Diyebiliriz ki, insanlık en huzursuz demlerini, en îmansız olduğu devrelerde yaşadı. "Rönesans'ın" serâzâd efendileriyle, Fransız İhtilâlinin serserileri, tabakât-ı beşer çapında ilk inançsızlığı temsil eden ve onu yaygınlaştıranlar oldular. Daha sonra ise, müjik bir tip, ona bir "din" deyip sahib çıktı. Ve onu, bugün dünyanın dört bir bucağında tutuşturulan fitne ateşlerinin kibriti ve çırası hâline getirdi.

Artık bir serserilik ve çılgınlık felsefesi olduğu iyiden iyiye anlaşılan günümüzdeki ilhâdın; içtimâiyatçılardan, iktisâdiyatçılardan daha çok, psikiyatristlerin üzerine eğilmeleri gereken bir mevzû olduğu kanâatindeyiz. Evet, psikiyatri kitaplarındaki deli tipleriyle, günümüzdeki inançsız neslin durumu karşılaştırılınca, buna hak vermemek elden gelmez.

Ne var ki, bu ne benim mevzuumdur, ne de sorulan soruyla doğrudan doğruya münâsebeti vardır. Ancak, hem bunu arz ederken, hem de inançsızlığı basit bir tertibe tâbi tutarken, inancın dereceleri ve farklılığı gibi, inançsızlığın da dereceleri ve çeşitleri olduğunu göstermeye çalıştık ki, her inançsıza, her söylenen sözün derman olamayacağına, farklı inkârların farklı şekillerde ele alınması lâzım geldiğine ve her münkirin durumuna göre irşâdın yapılması zaruretine dikkatleri çekmiş olalım.

Binâenaleyh, inançsızlık içindeki farklılıklar kadar, irşad, uyarma ve ıslahta da, az çok birbirinden ayrı usûllere başvurmada fâide vardır. İyi bir uyarı ve irşâdın yapılabilmesi için, muhâtabın, yukarıda işaret edilen bölümlerden hangisine girdiğini önceden tesbit etmek bir kısım uygunsuz beyân ve falsoları önlemiş olur. İşin bu kısmı bir hekim hazâkati içinde ele alındıktan sonra inançsıza neyin ve nasıl anlatılması lâzım geldiği de, bir ölçüde belirlenebilir. Mâmâfih, biz yine de gerekli gördüğümüz şu hususları sıralamak istiyoruz:

1- Muhâtabın inançsızlığının nasıl bir inançsızlık olduğu; bütüne mi yoksa bazı rükûnlara mı râcî bulunduğu hususunun tespiti lâzımdır ki, etrafında tahşîdat yapılması lâzım gelen meseleye, gereken ehemmiyet verilmiş olsun. Bu arada körü körüne saplantısı olan veya lâubâlî bulunan biriyle de, boşuna uğraşılıp vakit kaybına sebebiyet verilmesin.

2
- Muhâtabın kültür seviyesinin, içtimâî ufkunun bilinmesi ve anlayabileceği bir dille kendisiyle konuşulması çok mühim bir unsurdur.

Kültür seviyesi oldukça yüksek birisine, daha az malûmatı olan birinin bir şeyler anlatmağa çalışması, umumiyet îtibariyle aksülamelle (reaksiyon) karşılanır. Bilhassa günümüzde, enâniyeti çok inkişâf etmiş kimselere ve hele biraz da bir şeyler biliyorsa, lâf anlatmak kâbil değildir. Böylelerine, kendi seviyelerinde birinin ve doğrudan doğruya onları muhâtab alıyor hissini de vermeden anlatılması gerekli olan şeyleri anlatmalıdır ki, maksat hasıl olsun.

Muhâtabın anlayabileceği bir dil kullanma da çok mühimdir. Günümüzde, düşüncedeki sakatlıklar, dilimize aksede ede, onu öylesine yıktı ki, aynı vatan sınırları içinde yaşayan nesillerin, aynı dili kullandıklarını iddia etmek âdeta imkânsızdır. Vâkıâ; matbuât ve TRT'nin birleştirici unsurlar olarak tek-dil ve tek-stil mevzuunda müsbet bazı şeyler yapabilecekleri düşünülebilir. Ancak, çeşitli ideolojilere gönlünü kaptırmış, farklı grupların kendilerine göre kitapları, kendilerine göre gazete ve mecmuaları bulunduğundan zavallı nesiller kendi içine kapalı hizipler olarak yaşamaktan kurtulamamaktadır. Ayrı ayrı terminolojiler ve ayrı ayrı metodolojiler, nesiller arasında aşılmaz uçurumlar meydana getirmektedir.

Bu îtibarla, kendisine bir şeyler anlatılması düşünülen kimsenin, hangi sözlere ve anlatma usûlüne, ne kadar âşinâ olduğunun çok iyi tesbit edilmesi lâzımdır. Yoksa, birbirini tanımayan iki yabancının, şaşkınlık içinde geçen musâhabelerine benzeyecek ki, çok da fâideli olacağı kanaatinde değiliz. Maksat ve maksada ışık tutacak terminoloji ve düşüncenin fevkalâde berrak olmasına bilhassa dikkat edilmelidir.

3-
Anlatacağımız şeylerin, önceden çok iyi bilinmesi, hatta takdim edeceğimiz hususlar hakkında vârit olabilecek suallere, iknâ edici mâhiyette cevapların hazırlanması şarttır. Aksine, küçük bir falso, ehemmiyetsiz bir yanlış her şeyi alt-üst edebilir.

Bu arada bizim bilgisizlik ve görgüsüzlüğümüzle solgun görünen yüce hakikatlar, muhâtabımızın nazarında küçülür, değersizleşir ve söner gider. Daha sonra başkalarıyla, bu türlü bir araya gelme ve musâhabeler için de farklı bir bakış meydana gelmesine sebep olur ki; kanaatimce karşı taraf bir daha da böyle bir pozisyona düşmemeye gayret edecektir.

Böyle bir duruma sebebiyet veren şahıs, ne kadar da hüsnü niyetli olursa olsun hatası büyük sayılır. Kim bilir günümüzde böyle yarım mürşitlerden ötürü, ilhadda şartlanan ne kadar genç vardır!.. Eskiler; "yarım molla din götürür, yarım hekim de can" derlerdi. Aslında, yarım mürşidin zararı, yarım hekimden çok daha büyüktür. Zîrâ hekimin bilgisizliği veya yanlışı, kısacık maddi hayatı tehdit etmesine mukabil, mürşidinki çok uzun ve ebedî hayatı bozup mahvına sebebiyet vermektedir.

4-
Anlatmada, diyalektik ve ilzâm yoluna katiyyen girilmemelidir. Ferdde enaniyeti tahrik eden bu usûl, aynı zamanda neticesizdir. Gönülde inanç nurlarının yayılıp gelişmesi, o imanı yaratacak Zât'la sıkı münâsebet içinde olmağa bağlıdır. O'nun hoşnutluğu ve görüp gözetmesi hesaba katılmadan, iddiâlı münakaşalar ve ehl-i gaflet usulü münâzaralar hasmı ilzâm etme ve susturmağa yarasa bile, te'siri olabileceği kat'iyyen iddiâ edilemez. Hele böyle bir münâkaşa ve münâzara zemininin açılacağı baştan biliniyor ve oraya hazırlıklı ve yüksek gerilimle geliniyorsa.. böyleleri münâzaracıdan daha ziyade birer hasım halinde kinle oturur ve öfke ile ayrılırlar. Kalkarken de, iknâ olmamış gönüllerinde, anlatılmak istenen şeylere cevaplar araştırma düşüncesiyle kalkarlar. Ötesi ise mâlûmdur artık.. Dostlarına müracaat edecek, kitap karıştıracak ve bin yola başvurup, kafasına sokmağa çalıştığımız şeylerin cevaplarını araştıracaktır. Bu ise, onları inançsızlıkta bir kademe daha ileri götürecektir ki; irşadcının, asıl yapmak istediği şeye zıd bir duruma sebebiyet verilmiş olacaktır.

5-
Anlatmada, muhâtabın gönlüne seslenilmelidir. Her cümle samimiyet ve sevgiyle başlayıp, aynı şekilde sona ermelidir. Karşımızdakine veya düşüncelerine yönelik herhangi bir huşûnet, anlatacağımız şeylerin tesirini bütün bütün kıracağı gibi, muhâtabı da küstürecektir.

Mürşid, hastasını mutlaka iyi etme kararında olan müşfîk bir hekim gibi, ona eğilen, onu dinleyen ve onun manevi ızdırablarını vicdanında yaşayan, gerçek bir havârî ve hakikat eridir. Ses ve söz, bu anlayış içinde mûsikîleşir ve tatlı bir zemzem ile karşıdakinin gönlüne akacak olursa, onu fethettiğimizden emin olabiliriz.

Hatta muhâtabımızın mimiklerine ve işmîzazlarına dikkat kesilerek, kendimizi sık sık akord etmek suretiyle, onu bıktıran, usandıran şeyleri tekrarlamamış oluruz.

Burada; şu nokta, asla hatırdan çıkarılmamalıdır:

Muhâtabımız yanımızdan ayrılırken, samimiyet gamzeden davranışlarımızı, tebessüm eden bakışlarımızı ve vücûdumuzun her tarafından akıp dökülen ihlâs ve inanışımızı alıp götürecek ve hiçbir zaman unutmayacaktır. Bir de buna, ikinci bir defa karşılaşma arzusunun duyulduğunu ilâve edecek olursak, anlatılması gerekli olan şeylerin büyük bir kısmını anlatmış sayılırız.

6- Muhatabın yanlış düşünceleri, isâbetsiz beyanları, gururuna dokunacak şekilde tenkid edilmemelidir. Hele, başkalarının yanında onu küçük düşürecek şeylere aslâ tevessül edilmemelidir. Maksat, onun gönlüne bir şeyler yerleştirmekse, icâbında bu uğurda bizim onurumuz çiğnenmeli ve bizim gururumuz kırılmalıdır. Kaldı ki, karşımızdakinin "demine-damarına" dokundurarak, ona bir şey kabul ettirmek de katiyyen mümkün değildir. Aksine, onu her örseleyiş, bizden ve düşüncemizden uzaklaştıracaktır.

7
- Bazen böyle bir inançsızı, itikadı sağlam, içi aydın, davranışları düzgün arkadaşlarla tanıştırma, bin nasihatdan daha tesirli olur. Ancak, böyle bir yol, her inançsız için değildir. Bu itibarla irşadcı az-çok tilmizini tanıyıp ona göre bir metod tatbik etmelidir.

8- Bunun aksi olarak. davranışlarında gayri ciddi; düşüncelerinde tutarsız: Yüce Yaratıcıya karşı teveccüh ve huzuru zayıf kimselerle de asla görüştürülmemelidir. Hele, mütedeyyin ve bilgili geçindiği halde ibâdet aşkından mahrum, duygu ve düşünceleri bulanık kimselerle tanışıp temasa geçmesine katiyyen mâni olunmalıdır.

9- Onu, yer yer dinleyip kendisine konuşma fırsatı verilmelidir. Onun da bir insan olduğu düşünülerek, aziz tutulup fikirlerine müsâmaha ile bakılmalıdır.

Bir ferdin inancındaki keskinliği, kendi içine dönük olduğu nisbette onu olgunlaştırır, faziletli kılar. Dışa ve hususiyle bir şey bilmeyenlere karşı ise onu kaçırma ve nefret hissi vermeden başka bir şeye yaramaz.

Vâkıa, bâtıl fikirleri dinlemek ruhta yara yapar ve sâfi düşünceleri ifsâd eder. Ancak, bu türlü ezâya katlanmakla bir gönül kazanılacaksa, dişimizi sıkıp sabretmeliyiz.

Yoksa ona Hakk-ı fikir, Hakk-ı beyân tanımadan, anlatmayı daima elde tutacak olursak, meclis soluklarımızla dolsa taşsa bile, muhâtabın kafasına bir şey girmeyecektir. Bu hususta sevimsizleşen nice kimseler vardır ki; dibi delik kovayla su çekiyor gibi, dünyalar dolusu gayretine rağmen bir ferde istikâmet dersi verememiştir.

Veyl olsun, başkalarını dinleme nezâketinden mahrum konuşma hastalarına!
10- Anlatılan şeylerde, anlatanın yalnız olmadığını, kadîmden bu yana pek çok kimsenin de aynı şekilde düşündüğünü ifâde etmek yararlı olur. Hatta günümüzde bir-iki inanmayana bedel, bir hayli mütefekkirin sağlam inançlı olduğunu mutlaka anlatmak lazımdır. Hem, kavl-i mücerred olarak değil, misâlleriyle anlatmak lâzımdır.

11- Bu çerçeve içinde, anlatmak istediğimiz şeylerin ilki hiç şüphe yok ki: "Kelime-i tevhid "in iki rüknü olmalıdır. Ancak daha evvelki müktesebâtıyla veya o anda verilen şeylerle, kalben inanç ve izâna erdiği hissedilirse, başka hususlara geçilebilir.

İnanç babında gönlü sağlama bağlanmadıktan sonra, inkârcının her zaman tenkidine cüret gösterebileceği meselelerin anlatılmasından katiyyen sakınılmalıdır.

Netice olarak diyebiliriz ki, inançsızın durumunu tesbit ettikten sonra, zikredilen usûl çerçevesinde birinci derecede anlatılması gerekli olan şeyler iman esasları olmalıdır. Bunlarda, gönlün itminana kavuştuğunu hissettikten sonra, diğer meseleleri anlatabilme imkân ve fırsatı doğmuş olur. Aksine, günümüzde olduğu gibi, "ata et, ite ot" vermelere veya yemek verme usûlü bilmeyen garson gibi, ilk defa sofraya hoşafları sıralama nevinden hatalı takdimler olacaktır ki, biz böyle bir takdimi, ne kadar beğenirsek beğenelim karşı taraf üzerinde menfî tesiri büyük olacaktır.

Bu yazıyı, millî duygu ve düşünceye susamış ve inançsızlık girdabı içinde her hareket edişte ölüm deliğine doğru yaklaşan biçâre neslimizin kurtarılma. vazifesini yüklenmiş muazzez maârif ordusuna armağan ediyoruz.

Müjik: Kaba,köylü tipli, Kus köylüsü.

Hazâkat:
İhtisas. Maharet peyda etmek. Üstad olmak.

Kavl-i mücerred: Delilsiz söz

Read more »

2 Kasım 2012 Cuma

Mümin'in Varlık Gayesi Tebliğ

"Emr-i bi'l-maruf, nehy-i ani'l-münker", varlığın yaratılış gayesine götüren bir yoldur. Allah (c.c), kâinat sarayını bu yüce vazife için açmış ve yine insanı o sarayda bu yüce vazife için halife yapmıştır. Peygamberlik manzumesi de, bu sebeple nazmedilmiştir. Hz. Âdem (a.s), hem ilk insan hem de ilk nebidir. Evlatları, daha gözlerini açar açmaz karşılarında babalarını, iyiliği emredip kötülükten sakındıran bir peygamber olarak bulmuşlardır. Beşerî ilk oluşum nübüvvetle başlamıştır. Neticede nübüvvet ağacı, başlangıçta ona çekirdek olan Nebi'yi meyve vermiştir. O (s.a.s), kâinat kendisi için yaratılan İki Cihan Serveri (s.a.s)'dir. O'nun gönderiliş gayesi ise tebliğdir. Tebliğin özü de, "emr-i bi'l-maruf, nehy-i ani'l-münker"dir. Demek ki varlık, onun için var edilmiştir. Şüphesiz varlığın yaratılış gayesi olan bir iş, işlerin en mühimidir.

Evet, gözünü dünyaya açan Hz. Âdem (a.s)'in ilk çocukları, yaşadıkları âlemin semasında, her an nazarını ulvî âleme diken, emirleri oradan alan ve aldığı bu emirlerin altında haşyetinden iki büklüm olan, tir tir titreyen ve dudağında daima öbür âlemlerin endişesini ürperti hâlinde yaşayan bir "Nebi Baba"yı, Kutup Yıldızı seyreder gibi seyretmişlerdir. Hz. Âdem (a.s), hem insan olarak hem de peygamber olarak ilk defa "emr-i bi'l-maruf, nehy-i ani'l-münker" yapan insandır.. ve bu yol, bir defaya mahsus açılmış da ardından kapanmış bir yol da değildir. Hz. Âdem (a.s)'i daha nice peygamberler takip etmiştir. Zira insanlığın nebilere ihtiyacı vardır. Çünkü insanda ne kadar fazilet mevcutsa, âdeta, zaman ve hâdiseler onları teker teker tüketme azmindedir. Onun içindir ki Kur’ân-ı Kerim, yenilenmeden geçen sürelerin kalb kasvetine sebep olduğuna işaret eder. Bazı zaman ve devirler böyle bir kalb kasvetine sebep olunca, insanların gözleri küsûf tutmaya, bakışları bulanmaya başlar. Ayaklar kayar, istikamet kaybolur. Cenâb-ı Hakk muhit ilmiyle bunları en iyi bilen olduğu ve rahmeti gadabına sebkat ettiği için, art arda peygamberler göndermiş; gönderilen her peygamber de devrin şartlarına göre "emr-i bi'l-maruf, nehy-i ani'l-münker"de bulunmuştur.
Hz. Âdem (a.s), ömrünü bu uğurda bitirip tüketmiş, evlatlarının da daima iyi olanı yapmalarını, kötü olandan da kaçınmalarını tavsiye etmiştir. O'nun sesinin ihtizaz ve dalgalanmaları, vefatından sonra da belli bir devreye kadar sürmüş, titreşimler kuvvetini kaybetmeye yüz tutunca da Cenâb-ı Hakk, Hz. Âdem (a.s)'in seçkin evlatlarından bazılarını nebilik vazifesiyle görevlendirivermiştir. Onlar da sırasıyla kendilerine tevdî edilen bu vazifeyi hakkıyla yerine getirmiş.. ve her nebinin güneş gibi gurub edip gitmesiyle, diğer nebinin yine bir güneş gibi doğuşu arasında, insanlık semasında her zaman bir karanlık yaşanmıştır. Gerçi velâyeti temsil edenler, her karanlık geceyi âdeta yıldızlar gibi donatıyorlardı; ancak, onların güneşten beklenen aydınlığı getirmeleri elbette ki mümkün değildi.
Hz. Nuh (a.s)'a kadar devran hep, böyle devam etti geldi. Ve bir gün beşer, O'nun ulü'l-azm bir peygambere yakışır ciddiyette gür soluklarını duydu. O büyük Nebi, Kur’ân'ın ifadesiyle:

"Size Rabbimin vahyettiklerini duyuruyorum, size nasihat ediyorum ve ben sizin bilmediklerinizi Allah'tan (gelen vahy ile) biliyorum" (Ârâf, 7/62) diyordu. Yani, beni dinleyen, bana itaat eden ve sefineme binen kurtulacaktır. Bu kurtuluş hem zahirî hem de batınî olacaktır. Sular üstündeki sefine sizin cismaniyetinizi kurtaracaktır. Kalbinizle bana bağlanır, dediklerime kulak verirseniz, dünyevî-uhrevî hayatın korkunç dalgaları arasında boğulmaktan kurtulur, selâmete erersiniz. Aksi hâlde, hem madde, hem de mânânızla tükenir gidersiniz...
İşte Hz. Nuh (a.s), bin seneye yakın bir müddet hep böyle nasihat edip durmuştur. O'nu takiben Hz. Hûd (a.s) gelir. O da yine aynı şekilde:
"Ben size emin bir nasihatçıyım" (Âraf, 7/68) der. İnsanları, yaratılış gayelerine uygun hareket etmeye davet eder.
İnsan ki, Cenâb-ı Hakk'ı bilip tanımak ve bu bildiklerini vicdanında duymak için yaratılmıştır. İşte ona bu vazifesini hatırlatmak ve aynı zamanda onu bu marifete ulaştırmak için art arda peygamberler gelmektedir.. ve Hz. Hûd (a.s)'dan sonra da nice peygamberler gelmiş ve hep aynı yolu takip etmişlerdir.
Ama ne zaman bir önceki nebinin ses ve soluklarının tesiri zihinlerden silinmiş ise, muhakkak insanlık bir öncekilere göre alçalışa geçmiş ve onun ruhî hayatında büyük sarsıntılar birbirini takip etmiştir. Manevî hayat çorak bir araziye dönmüş, lâhut âlemine ait inşirah esintileri tamamen dinmiş ve insanlar derbeder hâle gelmişlerdir. İşte nebiler babası Hz. İbrahim (a.s), gönderildiğinde insanlık âlemi böyle bir atmosferi yaşıyordu. O, "emr-i bi'l-maruf ve nehy-i ani'l-münker"in diriltici nefesleriyle insanlar arasına girdi; nerede üç-beş kişi gördüyse, oraya gitti ve onlara hakkı, hakikati tebliğ etti. O'nu dinleyip sözüne kulak verenler, yeniden insanî kemalat adına zirvelere tırmandı ve hep şahikalarda dolaşmaya başladılar.
Hz. İbrahim (a.s)'den sonra insanlık tekrar çıktığı zirveden yavaş yavaş aşağıya inmeye ve yeniden yozlaşmaya yüz tuttu. Her şeyi maddede arayan ve onda bulmaya çalışan bir zihniyet, yeniden gelip başköşeye kuruldu. Bir ucu yirminci asra kadar uzanan bu felaketin, nasıl korkunç bir şey olduğunu, zannediyorum biz bugün daha iyi anlamaktayız.
İşte Hz. Musa (a.s), Mısır'da, Nil deltasında böyle bir anaforun yaşandığı dönemde zuhur etti. O da kendisinden önceki peygamberler gibi, "emr-i bi'l-maruf nehy-i ani'l-münker" vazifesiyle memurdu ve inatçı bir kavme karşı mücadele vermekle görevlendirilmişti. Bu yüce vazifeyi yüklendi ve onları ellerinden tutup yüceltme gayretine girdi. Bu çalışmalarında bir ölçüde muvaffak da oldu. Muhatapları çok zor yola gelebilecek bir millet olmasına rağmen, Hz. Musa (a.s)'nın gece-gündüz gösterdiği gayret ve çırpınışları neticesinde ve "emr-i bi'l-maruf nehy-i ani'l-münker"in bir semeresi olarak, hayatta iken kendi de çok şeye şâhit oldu.
Elbette ki, insanları ellerinden tutup şahikalara çıkarmak ve onları birer kâmil insan hâline getirmek kolay bir hâdise değildir. Onun içindir ki, peygamberlerden dahi nice şehitler verilmiştir. Hz. Zekeriya (a.s) baştan aşağıya demir testereyle bu uğurda ikiye biçilmiş, Hz. Yahya (a.s) yine bu uğurda şehit edilmiştir. Zaten Hz. İsa (a.s) için kurulan çarmıh da, başka bir gaye için değildi.
Allah Resûlü (s.a.s)'nün maruz kaldığı zorluklar bunların hepsini aşkındı. O’nun bu uğurda çekmediği eza ve cefa kalmamıştı. Hatta bir defasında O, Hz. Âişe (r.anha)'ye hitaben: "Ya Âişe, kavminden çok çektim"1 diyecektir. Mahzun Peygamberin bu sözünde, bir kalb kırıklığının iniltisi vardır. Siz bu sözü alın, bütün peygamberlere uğrayarak Hz. Âdem (a.s)'e kadar ulaştırın. Ve hayalen bu sözü yakın takibe alın, onu hemen her nebinin kalb inkisarı olarak bulacaksınız. Hz. Âdem (a.s) evlatlarını toplayacak: "Sizden çok çektim" diyecek, Hz. Nuh (a.s), Hz. Hûd (a.s) ve diğerleri de aynı sözü tekrar edecek ve aynı inkisarı dile getireceklerdir.
Efendimiz'den sonra, bu işi devam ettiren kutlular.. onların ifadeleri de sıkılsa, damla damla aynı inkisarın döküldüğü görülecektir: "Seksen küsur senelik bütün hayatımda dünya zevki namına bir şey bilmiyorum. Bütün ömrüm harp meydanlarında, esaret zindanlarında, yahut memleket hapishanelerinde, memleket mahkemelerinde geçti. Çekmediğim cefa, görmediğim eza kalmadı. Divan-ı harplerde, bir câni gibi muamele gördüm; bir serseri gibi memleket memleket sürgüne yollandım. Memleket zindanlarında aylarca ihtilâttan menedildim. Defalarca zehirlendim. Türlü türlü hakaretlere mâruz kaldım. Zaman oldu ki, hayattan bin defa ziyade ölümü tercih ettim. Eğer dinim intihardan beni menetmeseydi, belki bugün Said topraklar altında çürümüş gitmişti."2 ifadesi, buruk bir inkisardan başka neyin ifadesidir? İhtimal o bu sözü, kendi gibi bütün kalbi kırık büyükler için söylüyordu. Hasılı bu hâl, "emr-i bi'l-maruf nehy-i ani'l-münker" yapanların değişmez bir kaderidir.
Bu büyük işe iştirak etmenin şerefi mevzuunda dikkatleri çekmek için, bilhassa Seyyidina Hz. Âdem (a.s) ile Efendimiz (s.a.s) arasında, tefekkür mekiğinizi getirip götürmek istedim. Heyecanım, mes'elenin kudsiyetini aksettirmeden kaynaklanıyordu. Hülyâlarımda hakikat erlerinin "hay-huy" unu duyuyor gibiydim.

"Emr-i bi'l-maruf, nehy-i ani'l-münker" yolunda atılan her adım, adım sahibi için nübüvvete veraset sevabı kazandırır. Çünkü bu vazife, esas itibarıyla peygamberlerin vazifesidir. Bu yola adımını atan her insan, böyle bir vazifenin altına girmiş ya da İlahî bir lütuf olarak bu vazife ona verilmiş demektir. Öyleyse bu uğurda tek adım atan insan dahi, niyet ve derecesine göre bu vazifenin sevabını kazanacaktır.
Ayrıca şu hususa da işaret etmek yerinde olur: Mâdem ki bu kudsî vazife peygamberlerin vazifesidir. Peygamberler ise, bütünüyle istikamet içindedirler. O hâlde, "emr-i bi'l-maruf nehy-i ani'l-münker" yapanlar da, hiç olmazsa bu amelleri itibarıyla istikamet içinde sayılırlar.
Netice itibarıyla; Allah'a inanan her ferdin, Allah katında mü'min kabul edilebilmesinin ve mü'min kalabilmesinin garantisi, üzerindeki tebliğ vazifesini bihakkın ifa etmesiyle yakından alâkalıdır. Allah'a inanan fert ve cemaatler, varlıklarını ancak ve ancak bu vazifeyi yerine getirmekle devam ettirebilirler. Hakk ve hakikate tercüman olma, haksızlık karşısında dilsiz şeytan kesilip susmama, her zaman hayatı ve ölümü istihkâr edip hiçe sayma, hep sahabe anlayışı içinde olma ve bu kudsî vazifeyi hayatın gayesi bilme; hem var olmanın sırrı, hem de mü'min kalmanın şartıdır. Bunlar yaşanmadan geçen günlere yazıklar olsun!.. Aslında her mü'min de, bu kudsî vazifenin yapılmadığı bir cemiyet içinde yaşamaktan Allah'a sığınmalıdır.
Fert, bu vazifeyi yaparken hem inandığı ve uğruna baş koyduğu düşüncelerini hayata geçirme imkânını bulacak, hem de bu sayede sahip olduğu îman havada kalmamış olacaktır. Zira İslâm, yaşanan bir hakikattir; yaşanmadıkça onun anlaşılmasına imkân yoktur. Îman ve tebliği her şeyin merkezine yerleştiren bir insan, bütün hayatî faaliyetlerini de bu merkez etrafında örgüler. Bir mü'min için, korunması gereken beş esastan en birincisi dindir. O ırzını, namusunu, malını ve canını koruyacak; ama evvelâ dinini koruyacaktır. Ve bu da onun, dinine verdiği önemin bir işareti olacaktır. Ferdin, Allah ile olan irtibatının derece ve kuvvetini gösteren en çarpıcı tablo, onun dini koruma adına gösterdiği gayret ve çalışmalarıdır. Şu da kat'iyen unutulmamalıdır ki, dinini koruyamayan, diğer dört esası da koruyamaz. Tarihin bize verdiği en ibretli ve isabetli derslerden biri de işte budur.
Allah (c.c) bizi, kendisini ifade edelim ve anlatalım diye yarattı. Yaratılışımızdaki ilâhî maksat ise ki, budur. Bu ilâhî maksada uygun hareket etmek, hem dünyamızı hem de âhiretimizi mamur edecektir. Aksi hâlde dünyevî ve ebedî varlığımızın teminatı olan bu maksadın tokadını yer; hafizanallah hem millet olarak, hem de cemiyet olarak fitne ve fesadın ağına itilmiş oluruz. Bu önemli vazife (tebliğ vazifesi) yapılmadığı zaman, toplumun maruz kalacağı muhtemel musibetleri, Efendimiz (s.a.s) şöyle dile getirmişlerdir: Şöyle ki, bir gün etrafında Sahabe halka olmuş pür dikkat O'nu dinliyorlardı. Ancak bugün, o nezih dilden ve lâl ü güher dökülen lisandan bir kısım tehdit ve tehlike ifadeleri de sadır oluyordu. Ebû Ya'la ve İbn-i Ebi'd-Dünya (r.anhüma)'nın rivâyetlerine göre Allah Resûlü (s.a.s):
"Nasıl olacak hâliniz? O gün kadınların baş kaldırdığı, sereserpe, açılıp saçılarak sokağa döküldüğü, kötülüklerin her tarafta yayıldığı ve hakkı ifadenin terkedildiği gün?"

Sahabe bu sözler karşısında dehşete düştü; zira akılları böyle bir şeyi kabul edemiyordu. Onlar, tek bir mü'min dahi kalsa, bir cemiyette bu kabil kötülüklerin yaygınlaşmayacağına inanıyorlardı. Bu yüzden sözlerin tesiri, üzerlerinde bir şaşkınlık meydana getirmişti. Bundan dolayı da hemen sormuşlardı:
"Bunlar olacak mı ki ya Resûlallah?"
Bunu hem şaşkınlık içinde hem de istifsâr mahiyetinde soruyorlardı.
Ve Allah Resulü (s.a.s):
"Nefsim kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki, daha şiddetlisi de olacak" buyurunca, etrafa bir garip hava çökmüş ve bakışlar bulanmıştı. Nihâyet dehşet içinde:
"Bundan daha şiddetlisi nedir ya Resulallah?" diyebilmişlerdi.
Bunun üzerine İnsanlığın İftihar Tablosu:
"Bütün kötülükleri iyi ve bütün iyilikleri kötü gördüğünüz gün hâliniz nice olacak bir bilseniz!" buyurdular. Biz hadisin bu bölümünden, günümüzdeki umumî duruma işaret etmesi yönüyle bir kesit alalım:
Evet hadîs-i şerif, bir gün her şey tersine dönüp değerlerin altüst olacağına iyiler kötü, kötüler iyi görüleceğine, zinanın tervic edileceğine, terör-anarşi revaç bulacağına, îman ve Kur’ân'ın aşağılanacağına, Allah'a inananlar hor ve hakir görüleceğine, birçok kötülük bizzat devletler tarafından kanunlarla korunmaya alınacağına, dine ait hakikatler gericilik addedileceğine işaret etmektedir. İşte değerlerin altüst olması budur. Çağın insanı bunu on misliyle yaşadı ve zannediyorum daha bir süre de yaşayacak. Evet tebliğe ait vazife yapılmayınca izzet, şeref ve haysiyetin yerini zillet ve hakaretin alacağı muhakkaktır.
Fıtrat kanunları çiğnenirse, bunların neticelerine de katlanmak gerekir! Bu hep böyle olmuştur, akl-ı selim sahibi kimselerin başka şey beklemeleri de düşünülemez. Bu yüzden, bunları vicdanına sığdıramayan sahabe tekrar hayretle sorar:
– Bu da olacak mı ya Resûlallah? Yani iyilikler menedilip, kötülükler emredilecek mi?
– Daha şiddetlisi bile olacak!
– Bundan daha şiddetlisi de nedir, Ey Allah'ın Resulü?
– Münkerât karşısında susup ve bizzat onu teşvik ettiğiniz gün vay halinize!
Yani, çoluk-çocuğunuzu akıntıya saldığınız, onları başıboş bıraktığınız, hatta onlara halinizle, dilinizle, davranışlarınızla kötülüğü emrettiğiniz zaman.. daha da kötüsü neslinize Allah'ı unutturduğunuz ve Peygamber'i gönüllerden sildiğiniz gün hâliniz içler acısı demektir. Artık sahabede hayret ve şaşkınlık son haddine varmış, dizlerde derman kalmamış, göğüsler daralıp, nefesler tıkanmaya başlamıştı ki, dermansız, bitkin ve titrek bir sesle:
– Bu da mı olacak ya Resûlallah?
– Evet. Hatta ondan da şiddetlisi olacaktır.
Ve tam bu esnada Allah Resulü (s.a.s), Allah (c.c)'a kasem ederek O'ndan şu sözü nakletti: "Celalime yemin olsun ki bu duruma gelmiş bir cemiyetin içine çağlayanlar gibi fitneleri salıvereceğim..."3 İşte Allah Resulü (s.a.s), bu önemli mükellefiyetin idrak edilmediği takdirde, bunun istikbalde ümmete nelere mâl olacağını, mucizâne bir şekilde dile getiriyordu ki, aslında biz de böyle bir mükellefiyet altında bulunmaktayız. Kalbimizin en hassas yerinde, üç asırdır devam edegelen bir vebâlin ağrı ve sızısı var. Şüphesiz bu ağrı ve sızılarımızı dindirecek olan tek çare de, nebilere ait bu vazifenin hep birlikte ümmetçe idrak edilmesi ve yapılmasıdır.

(M.Fethullah Gülen Hocaefendi'nin İrşad Ekseni adlı kitabından)

Read more »