2 Kasım 2012 Cuma

Tarih ve Felsefe “ÂHİRET VAR” Diyor

TARİH ve FELSEFE “ÂHİRET VAR” DİYOR 

Tarih, haşir akîdesi zaviyesinden ele alındığında, ilk insandan günümüze kadar insanlık çapında bir haşir inancının var olduğu müşahede edilir. Will, medeniyet tarihinde çeşitli milletlerin öldükten sonra dirilme mevzuundaki kanaatlerini, nasıl mezarlara gömüldüklerini, duvarlarına yazdıklarını ve dehlizlerinde mevzu ile alâkalı resimlerin tesbit edildiğini anlatır. Dünyanın en maddeperest insanları olan firavunlar dahi öldükten sonra dirilme mevzuunu ele alıyorlardı. Firavun mezarlarındaki kazılarda şu mânâyı ifade eden sözler bulunmuştur: “İnsanlar öldükten sonra, mücrimler yerin altında, çirkin suretlere dönüşmek suretiyle ebedî kalacaklar, sâfi ve tertemiz ruhlar ise; meleklere iltihak edecek yüceler içinde bir hayat yaşayacaklar.”

Bu itikad sebebiyledir ki, firavunlar, mezarlara yiyecek, içecek ve en güzel elbise ve zinet eşyalarını da beraber koyduruyorlardı. Anlayışta inhirafla beraber âhirete itikattır ki, onlara bunu yaptırıyordu. Ayrıca mezarları içine alan dehlizlerin duvarlarına balık ve yılan resimleri yaptırıyor, ilahların bu resimlerden hoşlandıklarına inanıyorlardı. Bu inanış dahi onların, öldükten sonra başlayan ikinci bir hayata itikad ettiklerini isbat ediyor. Zira yaptırdıkları bu resimlerle, -itikat-larınca- ilahlarının rızasını kazanacaklar ve böylece diğer bir âlemde rahat edeceklerdir.
Bir de kitâbü’l-mevtâ denilen ölülerle beraber gömülmüş vasiyetname veya dua mânâlarını taşıyan kitabeler var. Bu kitabelerle âdetâ ölü dile getirilip konuşturuluyor: “Selam sana ey yüce ilah! Sonsuz cemalini müşahede etmek için huzuruna geldim. Lütfet de cemâlini göreyim, bunu gözetiyorum. Ben kimseye zulmetmedim. Hıyanette bulunmadım. Kimseyi ağlatmadım. Kimseyi öldürmedim. Cebr ve tagallüpte bulunmadım... Halimi sana arzederek huzuruna geldim. Derdim cemâlini görmektir.” İşte bu veya bu mânâya gelen kitabeler dahi bize o devrede bir âhiret inancı olduğunu anlatmaktadır.

Bütün beşer ayrı ayrı yerlerde, ayrı ayrı kültür şartları altında ve ayrı ayrı zamanlarda neş’et etmelerine rağmen; hepsinin mezarını, ocağını karıştırsak, oradan mazinin sessiz narasıyla “Ebed, Ebed!” dediğini duyacağız.

Şehristânî, Zerdüşt’ün şöyle dediğini nakleder: “İnsan dünyaya vazifeli olarak gönderilmiştir. Vazifesini iyi yapanlar sâfileşerek mele-i âlânın sakinlerine iltihak edecekler. Yapmayanlar da, ebedî olarak yerin dibinde mahkum kalacaklar.”
Gerçi bu sözler tercüme edile edile, esas lafızlarındaki nüanslardan uzaklaşmıştır. Ancak ifade edilmek istenen mânâ aynıdır ve esas mühim olan da bu mânâyı ifadedir.
Nasıl ki Mısır’da firavun, bütün firavunluğuna rağmen öldükten sonra dirilmenin kavgasını veriyorsa; İran’da da Zerdüşt ve müntesibleri aynı dâvânın kavgasını veriyorlar.
Hindistan, yüzlerce dinin bulunduğu bir yerdir. Belki de aynı dinin içinde yetişen büyük ve ulular, daha sonra esas mânâ ve mahiyetinden uzaklaştırılarak ayrı birer din kurucusu gibi telâkki edilmiş ve bu kadar çok dinin zuhuruna işte böyle bir hata sebebiyet vermiştir. Bütün bu ayrı ayrı dinlerin birleştikleri bir nokta vardır; o da, ruhların hayatlarının devam ettiği inancıdır. İslâm prensiplerine göre hatalı bir inanış olan tenâsüh akîdesi Hindistan’da hâkimdir. Bu yönüyle onların itikatları yanlış ve hatalıdır. Ancak bizim üzerinde durduğumuz mevzu, ruhların ölümsüzlüğüne inanışlarıdır. Tenâsüh akîdesinin mahiyetinde ihtilaf eden bu dinlerden bazısında, durmadan ceset değiştirme ve birinden diğerine geçme; sadece süflî ruhlara mahsustur. Diğerlerine göre, bütün ruhlar böyle bir ameliyeye tâbi tutulur. Ancak her iki ayrı kanaatin birleştiği husus; neticede ruhların bu devirleri tamamlayıp bir noktada duracağıdır.

Budha, ruhların devr-i dâim içindeki çilesine tahammül edemez. Ona göre ruhların devr-i daimi yoktur. Belki ilk başlangıçta böyle bir devir olabilir. Fakat esas olan ruhların Nirvana’ya gidip dayanmasıdır. Bu, vücudun Mutlak’a dönmesi demektir.
Bütün Hint edebiyatı dikkatle tetkik edilse damla damla âhiret inancı takattur ettiği görülecektir. Onlarda da ölen insanın cesedi yakılır. Bu hareketi, belki de tenasüh akîdesi doğurmuştur. Gâye, ruhun aynı cesede dönüp tekrar aynı ızdıraplara duçar olmamasını temindir. Bu dahi yine âhiret akîdesinin mevcudiyetine bir delildir.
Yunan tarihçisi Homeros, sık sık ruhların barınağından bahseder. O, burada cesetler giyerek kendilerini gösteren ruhların, başka bir yerde barınaklarının olduğunu kabul etmektedir.
Haşir akîdesi mevzuunda söz söyleyenlerden birisi de Pythagoras’dur. Ona göre bir nefis temiz ise, yüksek âlemin yüksek varlıklarına iltihak eder. Aksi takdirde, etrafı alevlerle sarılacak olan yeryüzünde mahbus kalacaktır. İnsanlar zât ve şahsiyetleriyle haşr olacaklardır. Başkasının şahsiyeti içinde değil; herkes kendi öz şahsiyeti içinde dirilecektir. Bu diriliş ise ister lâtif ister kesif olsun, cismânî olacaktır.

Sokrates’in kendine ait kitabı yoktur. Onun bütün düşüncelerini Eflâtun nakleder. Zaten Sokrat’ın idamını gerektiren sebeplerden birisi de âhirete inanması ve gençliğe bu inancı aşılamasıdır. Eflatun ise onun bu fikirlerinin müdafiidir. O bu mevzuda birçok deliller getirir. Bunlardan bazısını arz edelim:
Tabiat-Fazilet Delili: İnsan fazilet için yaratılmıştır. Onun faziletli olabilmesi; behîmî ve şehevî hislerden uzaklaşabilmesi ile mümkündür. Bu ise bir insan için mahrumiyettir. Nefsin bedenden ayrılması demektir. Öyleyse insanın kendi nefsine zıt olarak böyle bir mahrumiyete katlanması daha sonra serfiraz olacağı bir hayatın var olduğuna delildir.

Tevâli-i Ezdad Delili: Dünyada zıtlar birbirini takip ediyor. Baharı kış, kışı bahar; zulmeti nur, nuru zulmet; geceyi gündüz, gündüzü gece; ve hayatı ölüm, ölümü de bir hayat takip ediyor. Şu upuzun dünya hayatının vefatı da yeniden bir doğum getirecektir. Işık karanlığı kovaladığı gibi dünya karanlığı kovalayan apaydın bir âhiret olacaktır.
Zâkire Delili: İnsan bazen, ilk defa karşılaştığı bir manzarayı, sanki daha evvel görmüş gibi hatırlar. Halbuki bu dünyada onunla ilk defa karşılaşmıştır. Hayat birbirinden farklı karelerin, yekdiğerini takip etmesinden ibarettir. Demek oluyor ki, bizim burada hatırladıklarımız buraya gelmeden evvel başka bir âlemde yaşadığımız şeylerdir. Öyle ise, bu âlem daha evvelki âlemin bir neticesi ve kendinden sonra gelecek bir âlemin de başlangıcıdır.
Gerçi bu son delilde biraz tenasüh akîdesi sezilmektedir. Zaten Eflâtun buna inanmaktadır. Fakat bizim üzerinde durduğumuz mevzu, onun âhiret inancı ve bu mevzuda tahşidat yapmasıdır.
Aristo şöyle der: “İnsan maddesinin dışında mücerred bir varlık vardır ki, o ölümsüzdür.”
Aristo maddecilerin bayraklaştırdıkları bir filozoftur. Buna rağmen, hiçbir kayıtla bağlı olmayan ölümsüz bir varlığın mevcudiyetinden bahsetmektedir. İnsan belki cesediyle çürüyecek, fakat, mezar onu herşeyi ile kuşatıp hapsedemeyecektir. Mezarı, maddeyi, cesedi ve dünyayı aşarak öbür âlemde kanat çırpacak mücerred bir varlık vardır...

Revakiye ekolünün imamı Zenon: “İnsanın bedeninden başka bir nefis daha vardır ki, insan öldükten sonra bu nefis devam edecektir” der. Revakiye’nin ahlâk prensipleri vardır. Bu prensipler içinde de şunu görüyoruz: “Bu kâinatı bu kadar güzel yaratan, insana olan sevgisiyle kâinatı tanzim eden Zât’ın insanı öldürüp bir daha diriltmemesi mümkün değildir.”
Heraklit de bu mevzuyla alâkalı olarak şöyle der: “İkinci neş’ette insanlar, yıldızlar etrafında ateşten çember olmuş olarak dirilecekler. Oradan kurtulamayan habis ruhlar o ateş içinde azab görecekler. Sâfi ruhlar ise kesiflerin arasından sıyrılarak tasaffi edecek ve mele-i âlâya yükselecekler. Öbür âlemin seması yıldızsız olacak. Yıldızların hepsi dökülerek bu âlemin etrafını saracak ve cehennemi meydana getirecektir.”
İşrâkiye mektebinin bizim içimizde yetiştirdiği büyükler de vardır. Sühreverdî, Hallâc-ı Mansur ve devrinin imamı kabul ettiğimiz Muhyiddin-i Arabî bunlar arasındadır. İşrâkiye Endülüs’te de İslâm filozofları tarafından kabul edilmiş ve Yeni Eflatunculuk (Neo Platonizm) İslâm âleminin bütününü sarmıştır. Neo Platonizm bütün mektep ve medreseleriyle öldükten sonra dirilmenin, bu hayatın zarurî bir devamı olduğuna parmak basmış ve bu hakikati kabul etmiştir. Bütün bunlardan da anlaşılıyor ki, felsefe tarihi -Epiküras ve Demokritos gibi maddeden başka hiçbir şey görmeyen birkaç sığ düşünceli bağnaz görüşlü istisnâ edilecek olursa- âhiret akîdesine, ruhun bekâsına inanan ve bu mevzuda tahşidat yapan binlerce filozofun fikirleriyle doludur.

Descartes’in Allah’ın varlığı ve ruhun ölümsüzlüğünü anlatan “Saniha” diye bir eseri vardır. Mevzu ile alâkalı kalbine doğanları kaydettiği bu eserde, ilk defa, nefsin mücerred bir ruh olduğunu ve ölümsüzlüğünü ciddi olarak ele alıp tahlil etmiştir. Descartes, ruhun nasıl bekâ bulacağını başka bir eserinde anlatacağını vaad etmiş, fakat elde mevcut eserleri arasında bu mevzuyu ele aldığı bir eseri bulunamamıştır. Ancak Saniha’sında âhirete ait meseleleri öyle güzel tahlil etmiştir ki, ikinci bir esere ihtiyaç kalmamıştır.
Descartes’ten sonra ilâhiyatçı filozoflar vardır. Leibniz ve Spinoza bunlardandır. Leibniz monatlar prensibini kullanır: “Monatlar nâmütenahi inkişâf etme durumundadır. Halbuki burada zaman sınırlıdır. Dolayısıyla nâmütenahi inkişaf olamaz. Olabilmesi için zamanın sınırsız olması gerekmektedir. Demek ki, bu monatların nâmütenahi inkişaf edebilecekleri, zamanı sınırsız bir âlem olacaktır. Öyleyse her şahıs monatlarını inkişaf ettirmek için ebedî ve bâki olarak yaşayacaktır.”
Spinoza ise meseleyi umumîleştirir. Şahsî olarak değil de umumî olarak, toptan ve yekvücud halinde bir yaşayışın olacağını söyler. O, bu düşüncesiyle vahdet-i vücud akîdesine sahiptir. Meseleyi günümüze kadar uzatıp Pascal ve Bergson’un da haşir akîdesine inanan filozoflar olduğunu söyleyebiliriz.
“Maarri” dinsiz bir şairdir. Yer yer dinî meselelerle alay eder. Fakat o dahi Risaletü’l-Güfran’ın da Kur’ân-ı Kerim’den iktibasla haşir gününü tablolaştırmaya çalışmıştır.
Dante, cennet, cehennem ve Araf tasvirleriyle sanki Maarri’nin adaptasyoncusudur.
Bunlar ve bunlar gibi, esasen din düşmanı oldukları halde, haşir akîdesine temas etmeden edemeyen binlerce edip ve şair vardır. Evet, haşir akîdesi öyle bir gerçektir ki, düşmanlarına dahi kendini tasdik ettirmiştir. 

(M.Fethullah Gülen Hocaefendi'nin  Ölüm ve Ötesi adlı kitabından)

0 yorum:

Yorum Gönder