2 Kasım 2012 Cuma

Şevk u iştiyak nedir?

Şiddetli arzu, aşırı istek, marifet kaynaklı neş’e, sevinç ve hasret çekme ma’nâlarını ihtiva eden şevk; sofîyece, tam idrak ve ihâta edilemeyen veya müşâhede edilip de sonra kaybolan mahbûba “sevgili” karşı, kalbin arzu ile coşması şeklinde ta’rif edilmiştir. Bazıları onu, ma’şûkun cemâlini görmek için âşığın kalbinde tütüp duran neş’e, sevinç, heyecan ve hasret; bazıları da, mahbûba meyl ü muhabbetten gayrı, âşığın kalbindeki bütün hâtıraları, bütün meyilleri, bütün iştiyâkları, bütün arzuları ve bütün dilemeleri yakıp kül eden bir kor şeklinde yorumlamışlardır.

Şevkin menşei muhabbet, muhabbetin neticesi de şevktir. Hasretle yanan bir kalbin şifâsı vuslattır; şevk de bu yolda nurdan bir kanat.. âşık vuslata erince, şevk de zâil olur; ama iştiyak daha da artar ve müştâkın vicdanı her mazhariyetten sonra köpürür ve “ -Daha var mı, artırılamaz mı?” der. Onun içindir ki, her an ayrı bir marifet, ayrı bir muhabbet ve ayrı bir zevk-i rûhânî ile aşkı, şevk ufkunda, şevki, iştiyâk kutbunda devredip duran Ufuk İnsan ve Kutup Peygamber (sav), bir vuslat kuşağı sath-ı mâilinde en birinci dilek olarak: “Allah’ım Sen’den, Sen’in cemâl-i bâ kemâlini müşâhedeye ve Sana vuslata şevk istiyorum” sözleriyle O’na yalvarır ve mezîd ister.
Bazı tefsirciler, “ -İman edenlerin Allah’a olan sevgileri çok daha sağlam ve daha güçlüdür” (Bakara, 2/165) âyetini tefsir ederken şunları da kaydederler: Şevk, minvechin idrâk olunup, minvechin idrak olunmayan şeylerde bahis mevzûdur. Yoksa, tam idrak ve ihâta edilebilen şeye karşı şevk olamayacağı gibi, hiçbir zaman bilinip kavranması mümkün olmayan şeylere karşı da şevk tasavvur olunamaz. Evet insan, görmediği, sesini işitmediği, evsâfına muttali olmadığı şeylere iştiyak beslemediği gibi, tamamiyle ihâta ve idrâk edebileceği nesnelere karşı da alâka ve arzu hissetmez.

Şevk u iştiyak iki şekil ve iki surette cereyan eder:
1. Sevgiliyi müşâhede ve vuslattan sonra meydana gelen ayrılık esnasındaki iştiyaktır ki; Mevlânâ’nın “ney”i, Yunus’un “dolab”ı, o ürperten inilti ve gıcırtılarıyla, ezel bezmindeki vuslat ve maiyyete duydukları şevkten birer feryattır ve bu feryat “Şeb-i arûs”a kadar da sürüp gidecektir.
2. Müştak olan âşık, sevdiğini perde arkası görür, fakat tam ihâta edemez; hisseder, ama tam duyamaz.. parmağını aşkın balına banar; ne var ki bir adım daha atmasına izin verilmez.. “yandıkça yandım bir su!” der ama, yanması matluptur, çığlıkları nazara alınmaz...
Ruhun, böyle zamanüstü “elest bezmi”nde O’nu müşahede edip de sonra beşeriyetin gereği veya teklif sırrı ve gayba imânın öne çıkması sebebiyle, muvakkat bir hasret ve hicrâna atılan insanoğlu, bir ömür boyu O’nu sayıklar durur ve O’na iştiyakla yanar, tutuşur. Bundan daha önemlisi de, nezih ruh, temiz gönül ve selim fıtratlara karşı, istiğnâ-i zâtisine muvâfık şekilde Zât-ı Akdes’in şevkidir... Kimbilir belki de, sînelerde ocak gibi tütüp duran iştiyâkın asıl kaynağı da bu şevktir..?
Şevk, zâhir ve bâtın duyguları mahbûba tevcih edip ondan başkasına karşı olan iştihâlara bütünüyle kapanma, iştiyak ise, ona karşı arzu ve isteklerle dolup taşmadır.. ve bunların her ikisi de ruhu besleyen önemli kaynaklardandır. Her ikisi de elemli, fakat inşirah verici, sıkıntılı, fakat ümit va’dedicidirler.
İnsanlar arasında, aşkla yanıp, şevkle inleyenden daha ızdıraplı fakat aynı zamanda daha mes'ûd kimse yoktur. O, vuslat mülâhazasıyla neş’elenip çoştuğu zaman o kadar rûhânîleşir ki, o esnada “cennete gir!” deseler, ihtimal ki girmez. Ayrılık hasretiyle de öyle yanar-yakılır ki, Dost’la hemhâl oluncaya kadar, ateşini cennet kevserleri bile söndüremez. Ne var ki, içinde bulunduğu o cehennemden kurtulmayı da hiç mi hiç düşünmez... Düşünmek bir yana, onun şevk u iştiyakına cennet sarayları dahi mâni olsa, cehennem ehlinin ateşten kurtulmak için feryatlar kopardığı gibi, o da çığlıklar atar.
Dünya insanları şevki, şevk ehlini bilmez, şevk ehli de, kendini dünyaya kaptırmış nâdanlara hayret eder ve onların hallerinden ürperir. Nasıl ürpermesin ki, Cenâb-ı Hakk, Hz. Davud’a şöyle ferman eder: Ya Dâvud, eğer dünyaya meyl ü muhabbet gösterenler, onları nasıl beklediğimi, onlara olan şefkatimi ve günahlara baş kaldırmalarını nasıl istediğimi bilselerdi, Bana olan şevk u iştiyakla ölürlerdi...”
Şevk, bir alev gibi bütün benliği sarınca, âşık, ızdırap ve haz karışımı duygularla coşar ve çığlık atar:
“Şevk başımı döndürüp beni hayrete sürükledi; şevk ciğerimi kebâb etti; şevk gözlerimle uykum arasına girdi.. şevk beni aştı; şevk beni ızdıraba boğdu; şevk ruhuma dehşetler saldı.” Bazen, ruhtaki bu infiâl bedene akseder, onu raks ve semâa zorlar. İnsan iradesinin “hâl”e yenik düştüğü bu durumlarda âşık mâzur sayılır:
“Vecd ehlini husûsî hallerinden vazgeçirmek isteyene: ‘Sen bizimle aşk şarabını tatmadın, bırak bizi, de!’ Behey ma’nâ bilmez nâdan; ruhlar sevgiliye karşı şevkle köpürünce, cesetler oynamaya başlar. Ey aşıkları coşturup mâşûka sevkeden rehber! Ayağa kalk ve onları şahlandır; kalk sevgilinin adıyla gönüllerimize hayat üfle!”
Acz u fakr yolu itibâriyle şevk, hizmette fütur getirmeme, ye’se düşmeme; mâruz kalınan, en kötü, en çirkin gibi görünen durumlarda bile, Cenâb-ı Hakk’ın bir eser-i rahmeti var olabileceği mülâhazasıyla buruk, hüzünlü fakat ümitli bir bekleyiş ve Allah’a karşı fevkalâde güven içinde bulunma şeklinde yorumlanmıştır ki, günümüz hizmet erlerinin dört buud ve dört derinliklerinden biri sayılır.

(M.Fethullah Gülen Hocaefendi'nin Kalbin Zümrüt Tepelerinde adlı kitabından)

0 yorum:

Yorum Gönder