3 Kasım 2012 Cumartesi

Minibüs Şoförü (Hikaye)

Şoförler kıraathanesinde günün her saati masalar dolu olurdu. Minibüs şoförleri öteden beri kendi ifadeleriyle buraya 'takılıyorlardı.' Saati gelen, minibüsü kıraathanenin önünden devralır; çalışma saatini dolduran ise, içerdeki masadan eksilen dördüncü kişinin yerini alırdı. Birçoğu için zaman minibüs koltuğu ile kıraathane sandalyesi arasında akıp gidiyordu. Şoförler, bütün gün yaşadıkları yorgunluk ve stres yetmezmiş gibi, bir de bu sağlıksız ortamda saatlerce oyun oynarlar, gecenin bir vakti de uykusuzluktan bitkin bir hâlde evlerine dönerlerdi.

Mustafa, nadiren boş olan masalardan birine oturmuş; camdan, dışarıda koşuşturan insanları seyrediyordu. Geceden beri devam eden yağmurla, yol ve kaldırımlarda küçük su birikintileri meydana gelmişti. Ara ara bakışları buharlı camda yağmurla oluşan ince titrek çizgilere takılıyordu. Hem ıslanmamak, hem de yoldan geçen araçların sıçrattığı sulardan korunmak için, insanlar âdeta koşar adım yürüyorlardı. Elindeki yarısı içilmiş çay bardağını masaya bıraktı. İçeride, kesif sigara dumanı zaten ağır olan havayı daha da ağırlaştırmıştı. Teneffüs etmek mecburiyetinde kaldıkları bu kirli hava, sadece ciğerlere gitmekle kalmıyor, kısa bir süre orada oturanın üstüne başına da nüfuz ediyordu. Masalardan boşluğa yayılan taş şakırtılarıyla karışan şoför sesleri, her ân biraz daha ağırlaşarak eziyordu Mustafa'yı. "Mecbur olmasam, şurada bir dakika bile durmam." diye düşünürken, son seferinde başına gelen o hâdise yine gözlerinin önünde belirdi. Kendi kendine söylendi: "Herkes sana çok sakin adamsın Mustafa deyip dururken bir ânlık öfke ne işler açtı başına!" Aslında yoğun trafikte sık sık bu tarz vakalarla burun buruna geliyordu; ama bugünkü biraz daha farklı olmuştu. "Başımı daha fazla belâya sokmadan hayırlısıyla mesleğime uygun bir iş bulsam da, kurtulsam şu minibüs şoförlüğünden; bu, bana göre bir iş değil." diye her zamanki temennisini yeniledi.

Üniversite mezunuydu. İşletme okumuştu. Mezun olduktan sonra, iş için aylarca aşındırdığı kapılar bir bir yüzüne kapanmış, son çare olarak ev sahibinin minibüsünde vardiya usulü çalışmaya başlamıştı. Minibüste üç şoför nöbetleşe çalışıyordu. Diğer ikisi çocukluktan beri bu piyasada yetişmişlerdi. Melih'i pek gözü tutmamıştı. Ferit, kelimenin tam mânâsıyla 'baba' bir şofördü. Acemiliği üzerinden atmasında, onların ifadesiyle 'işin raconunu kapmasında' çok yardımcı olmuştu. "Raconu falan benden uzak dursun, mesleğime uygun bir iş bulsam." derken, evsahibinin kapıdan girmesiyle daldığı düşüncelerden uyandı. Neredeyse günün tamamını bu mekânda geçiren ev sahibi, günlük hasılatları da burada teslim alıyordu. Evsahibi, Mustafa'daki tuhaflığı fark etti:

- Hayırdır oğlum, sende bir tuhaflık var? Kötü bir durum yok ya?
Mustafa, önce "Yok bir şey!" dese de, belki biraz rahatlarım düşüncesiyle anlatmaya koyuldu.
- Hayır diyelim, hayır olsun inşallah ağabey. Vardiyamın sonlarına doğru, 'Bu günü de kazasız belâsız atlattım elhamdülillah!' demeye kalmadan bir otomobil musallat oldu başıma. Yolda delicesine hız yaparak zikzaklar çizen, sürücülere dehşet saçan bir serseri.
- Bulaşmasaydın be oğlum.
- Keşke bulaşmasaydım ama!...
- Eee, ne oldu peki?
-Ben kaçtıkça, belâ üstüme geldi ağabey. Ne kadar yoluma gitmek istesem de, durmadan korna çalıyor, selektör yapıyor. Sağdan soldan zikzaklar yaparak önüme kırıyor direksiyonu. Çok geçmeden kırmızı ışıkta durduk. Durmamızı fırsat bilerek arabasından indi, bizim arabaya yöneldi. Durmadan bağırıp çağırıyor, küfürler ediyordu. Yolcular da bir yandan bağrışıyorlar. Sesler birbirine karıştı. Kim, neden bağırıyor belli değil. Kan beynime sıçradı o ân. Atladım ben de aşağıya. Kaşla göz arasında daldık birbirimize.
Mustafa'nın anlatmasına kulak misafiri olan masalardaki oyun izleyicileri de sandalyelerini alarak etrafa sıralandılar:
- Bak sen bizim uysal Mustafa'mıza, kavga da edermiş.
- Aaah, ben olacaktım ki orada! Ânında alırdım paçasını aşağıya. Kaptım mı levyeyi, yer misin, yemez misin!
- Bizim arkadaşlardan kimse yok muydu etrafta?
- Yardıma gelen olmadı mı?
Ev sahibi ortalığı kızıştırmaya çalışanlara müdahale etti:
- Susun da, ne olduğunu anlayalım. Burda, oturduğunuz yerde atıp tutmak kolay.
Mustafa çoktan soğumuş olan çayını bir yudumda bitirdi. Yenilenen çaylarla beraber anlatmaya devam etti:
- Allah'tan birileri ayırdı bizi. Ben de pek bir şey yok; ama çocuğun burnu kanıyordu; yanındaki iki kız da arabadan inmişlerdi. Korku ve panik gözlerinden okunuyordu. Kıyafetlerinden lise talebesi oldukları anlaşılıyordu. Okulda olmaları gereken bir saatte, hesapta olmayan bir hâdisenin ortasında kalmak kaçamaklarını zehir etmişti. Kızlar birilerine görünme korkusuyla yüzlerini saklamaya çalışırken, apar topar arabaya bindirilen genç ise, arkadaşlarının yanında zor durumda kalmanın öfkesiyle tehditler, küfürler savuruyordu.
Mustafa anlatmayı bitirince etrafındakiler sandalyelerini tekrar oyun masalarının etrafına taşıdılar. Bir yandan da teselli ediyorlardı.
- Neyse geçmiş olsun!
- Allah (celle celâlühü) daha beterinden saklasın. Ucuz atlatmışsın.
İki günde bir kavgaya tutuşan bir şoför de kendi mantığına göre nasihat ediyordu.
- Sen gel beni dinle, levyeyi koltuğun altına koy! Bak, belâ geliyorum, demiyor.

Bu tür hâdiseler onlara göre sıradandı. İçlerinde çok daha vahim neticelenen kavgalara karışanlar vardı. Oysa Mustafa hayatında ilk defa kavga etmişti.

Mustafa, şiddetini artıran yağmura aldırmadan evine ilerlerken bir yandan da kendine kızıyordu: "Ne vardı sanki arabadan inecek! Keşke inmeseydim. Hadi indin, ne diye kavgaya tutuşuyorsun!" Bir taraftan da, "Çocuk küfretti, hakaret etti. Dayağı hak etti." diyerek, kendini haklı çıkarmaya çalışıyordu. Ancak yine de kendini bir türlü affedemiyordu. "Yakışmadı sana Mustafa yakışmadı. Neyse, ilerleyen günlerde arar bulur, özür dileyip gönlünü alırım gencin." Bu son düşünce içini biraz olsun rahatlatmıştı. Annesinin merhamet yüklü, mütebessim ve mübarek çehresi gözünün önünde belirdi. Onun şefkatli sinesine başını yaslayınca dışarıdan gelecek her türlü tehlikeden emin hissediyordu kendini. Bu mânevî atmosfer ve bilhassa annesinin duası sığınabileceği en emin koydu.

Mustafa, minibüsü kavgadan sonra Melih'e devretti.
Ona olanlardan hiç bahsetmedi. Zaten pek muhabbetleri de yoktu. Melih kimsenin hoşlanmadığı, hattâ minibüs sahiplerinin de arabasında çalıştırmak istemediği biriydi. Direksiyona geçip kaza yapmadığı minibüs yok gibiydi. Kendisi bizzat kazaya karışmasa da, kazaya sebebiyet vermekten geri durmazdı. Kazandığını içkiye, kumara yatırıyordu. Babası eski bir minibüsçü olduğundan, çevresindekiler bütün yaptıklarına onun hatırına katlanıyordu.

Melih o gün, emeklilerin maaş alma günü olduğundan, annesine uğramıştı. Annesi, merhum eşinden kalan emekli maaşı ve memleketindeki evin kira geliri ile geçiniyordu. Gerçi oğlu eline para geçtiği günlerde eve uğrar ne var ne yok hepsini alırdı. Tek çocuğu vardı. Kocası; "Herkesin oğlu oluyor benim niye yok? Bana bir erkek evlât doğurmadın be kadın! Neslim kesilecek senin yüzünden!" diye diye başının etini yemiş, ona dünyayı dar etmişti. Allah (celle celâlühü) gece-gündüz yaptığı duaları kabul edip, bir erkek evlât lütfedince, eşi günlerce bayram etmişti. Yıllar geçtikçe eşinin hep arka çıkması ve yüz vermesi sebebiyle oğulları mahallenin 'illallah' deyip yaka silktiği bir çocuk olup çıkmıştı. Zar zor bitirdiği ortaokuldan sonra gittiği lisenin birinci sınıfında üst üste kalıp tasdiknâme almıştı. Bu hâdiseden sonra, artık hiç zaptedilemez hâle gelmişti. Kocası da ölünce Kadriye Hanım, her ân elinde patlamaya hazır bir bomba olan potansiyel bir suçlu namzedi oğlu ile baş başa kalmıştı. Mahallede çete kurup çoluk çocuktan haraç toplama, kapkaç, hırsızlık, gasp gibi suçlar Melih için artık adiyattan işler olup çıkmıştı. Karakollar, nezarethaneler ikinci evi olmuştu. "Askere giderse düzelir, aklı başına gelir." diye ümitlenmeleri de, kısa sürdü Kadriye Hanım'ın. Askerlik süresince dafalarca firar eden oğlu yüzünden jandarmalar kaç kere kapıya dayanmıştı. Her defasında onlara karşı yüzü yerde, mahçup bir hâlde oğlu için özür diliyordu. Melih'in kötülüklerle kat ettiği mesafe her gün bir başka vukuatla geri dönülmez hâle geliyordu. Kadriye Hanım'ın elinden ise, dua dua yalvarmaktan başka bir şey gelmiyordu. Her şeyin sahibi olan, her şeyi gören, bilen Allah'a sığınmakla teselli buluyordu. Kocasının ölümünden bu yana, mahalle camisinin yanında bulunan kız Kur'ân Kursuna gidiyor, bir yandan da fahrî olarak çalışmalara katılıyordu. Kendi oğluna Kur'ân-ı Kerîm'den bir harf bile öğretememenin acısı yüreğini dağlarken, İlâhî Kelâm'ı öğrenen çocuklara gıpta ile bakıyor, gönlünden gele gele hizmet ediyor ve Melih için de hayıflanıyordu.

O gün aldığı emekli maaşıyla, yatılı kalan birkaç fakir talebeye kışlık kıyafet almayı plânlamıştı. Maaşını alıp eve döndüğünde, oğlunu karşısında görünce bütün plânları alt üst oldu. Melih; "Para lâzım bana para. Çabuk aldığın paraları ver, yoksa karışmam." diye ortalığı birbirine kattı. Direnmeye çalışan, karşısında çaresizce gözyaşları dökerek yalvarıp yakaran annesine zerre kadar acımadı. Paralarını almakla kalmamış, onu bir de evire çevire dövmüştü. Evlâdından, ciğerpâresinden dayak yemek imtihanların en çetini idi. Kadriye Hanım eli yüzü kan içinde gözyaşlarına karışan yakarışlarıyla Yüceler Yücesi Rabb'ine yöneldi.

- Allah'ım emanetini, evlâdımı iyi yetiştiremedim. Onu Sen'in yoluna, yolların en güzeline koyamadım. Çaresizliğimi, güçsüzlüğümü, acziyetimi sana şikâyet ediyorum. Sen her şeyi görensin, bilensin. Her şeye Kâdirsin. Annesine el kaldıran evlâdımı sana havale ediyorum. Hidayete ermesi, doğru yolu bulması muradında varsa, onu tez zamanda gerçekleştir Ey Rabb'im. Yok eğer hidayet murad etmeyeceksen, sana havale ediyorum Allah'ım! "

Melih, annesinden aldığı parayı: "Akşama güzel bir masa donat. Arkadaşlarla hep beraber parlatalım." diyerek meyhaneciye teslim etti. Mustafa'dan teslim aldığı minibüsü kullanırken akşam yapacaklarının hayallerini kuruyordu. Önündeki araç kırmızı ışıkta durunca, minibüs durmak zorunda kaldı. Trafik ışıklarını hep hiçe saymıştı bugüne kadar Melih. Minibüsün durmasıyla yol kenarında bekleyen arabanın içinde hareketlilik başladı.

- İşte... İşte bu minibüs; kavga ettiğimiz, beni döven şoför.

Mustafa ile kavga eden genç, daha sözlerini tamamlamadan arabadan fırlayan üç kişi duran minibüse saldırdı. Göz açıp kapayıncaya kadar iki kişi yolcuların şaşkın bakışları arasında şoför kapısını açarak Melih'i alaşağı ettiler. İki kişi ellerini sıkı sıkıya tutarken diğer yaşlıca olanı yüzüne gözüne yumrukları peş peşe indiriyordu. Etraftaki her şey bir film karesi gibi donmuş, sadece onlar hareket ediyordu sanki. Kimse yerinden bile kıpırdamaya cesaret edemiyordu.

- Sen nasıl benim bir fiske bile vurmaya kıyamadığım oğlumu döversin ha? Nasıl? Nasıl?!

Bu âni öfke bombardımanına hakaretler, küfürler ve korna sesleri karışıyordu. Herkesin korku ve dehşet dolu bakışları arasında yumruklamaktan hızını alamayan adamın belindeki silâhı çıkarmasıyla mermileri Melih'in vücuduna boşaltması bir oldu. Melih'in ellerinden tutanlar ve etraftakiler can havliyle kendilerini yere attılar. Birkaç saniye içinde herkesin gözü önünde cereyan eden hâdise, seyredenleri hareketsiz bırakmıştı. Arabadaki gencin: "Durun, durun!.. Bu şoför değil beni döven!" deyişini saatlerdir biriken öfke seli ile sağırlaşmış kulaklar duymuyordu. Etraftakilerin feryat ve çığlıkları kanlar içinde yere serilen Melih'in kulaklarında yankılanıyordu.

- İmdaaat!..
- Adam ölüyor. Yardım edin. Ambulans çağırın.
- Ağabey niye vurdun adamı? Adamakıllı dövsek yeterdi.
- Ne bileyim? Öfke işte. Kendime hâkim olamadım. Kan beynime sıçradı.
- Kaçalım. Kaçalım!
- Katiller kaçıyor. Polis çağırın polis!..
Melih'in kulaklarında uğuldayan son ses annesinin sesiydi. Gözlerinin önünde beliren son karede annesi vardı. Zavallı kadın, savrulduğu yerden eli yüzü kanlar içinde yalvarıyordu:
"Yapma, etme oğlum! Vurma evlâdım! Anaya kalkan el onmaz! İflâh olmaz!"
Bu sözler İlâhî huzurda ne kadar da çabuk karşılık bulup, geri dönmüştü.
Ve o ân...
Kaçınılmaz son...
Artık, ne duyulan bir ses, ne de alınan bir nefes...

Ruhi ERİŞ   reris@sizinti.com.tr    






Sızıntı Dergisi

0 yorum:

Yorum Gönder