4 Kasım 2012 Pazar

Maneviyatımızı pörsüten tehlike:Dünyevileşme Gırdabı

Dini Hayatı Kemiren Tehlike: Dünyevileşme

Konumunun hakkını veremeyip bulunduğu noktadan kayanların iflah olduğu hiç görülmemiştir. Kaldı ki biz, değil bir kısım dünyevî mülâhazalar, yaşama sevdasını ya da menfaat ve çıkar düşüncesini dahi intihar sayma konumundayız.


Dünyevileşme, kendini dünyanın çekiciliğine kaptırma, onun esir ve zebunu haline gelme anlamına gelir. Bu kavram, hayat tarzı, eşya ve hadiselere bakış şekli ehl-i dünyanın arzu ettiği biçimde olan insanın halini anlatır. Bu itibarla dünyevileşme, dinin örgülediği hayat biçimine, varlığa ve hâdiselere bakış açısına ters olmayı ifade eder. Hayatın merkezine dini koyarak yaşamanın ve düşünmenin zıttı olması sebebiyle dünyevileşme, yine ona ters orantılı olarak artan, eksilen bir yapıya sahiptir. Yani ondaki artış bunda eksilme, bundaki artış da onda eksilme meydana getirir. Ayrıca bu terim bir oldu-bitti hâdiseyi değil, yaşanan bir süreci haber verir. Dünyevileşmenin değişik buutları vardır ve bu olguyu herkes farklı oranlarda yaşar.

Dünyevileşme Serüvenimiz
Dünya, üzerinde hayat bulduğumuz, hayatımızı devam ettirmek için kendisinden istifade ettiğimiz yerdir. Bu yönden kendisiyle tabii bir ilişkimiz vardır. Hayatımız ona bağlandığı için ondan faydalanma noktasında alakamızı kesmemiz mümkün değildir. Bir de dünyanın, statüler, makamlar, mevkiler, değerler üreterek kurduğumuz ve adına içtimai hayat dediğimiz bir tarafı daha bulunmaktadır. Hayatımız bir yönüyle bunlarla da kayıtlı olduğundan bu tarafıyla da ilişkimizi kesemiyoruz.

Allah (c.c.), dünyamızı tabiatı itibariyle güzel ve cazibedar yaratmış, mevki ve makamlara bir tatlılık vermiştir. Fakat dünyanın sadece güzel ve tatlı olması insanı kendine çekmeye yetmemektedir. Allah aynı zamanda insan fıtratında ona karşı bir meyil de koymuştur. Dolayısıyla dünya, insanın hem sahip olma, haz alma duygularına, hem de başkalarına hâkim olma, yönetme arzularına hitap etmektedir. "Kadınlar, oğullar, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüş, güzel cins atlar, davarlar ve ekinlere olan istekler/arzular insanlar için süslendirilmiştir." (Âli İmran 3: 14) ayeti ile "Dünya çekicidir, tatlıdır" (Müslim, Zikir, 99) hadis-i şerifi onun cazibedarlığını; "İnsanoğlunun bir vadi dolusu malı olsa ikincisini ister" (Müslim, Zekât, 117) hadisi de insanın meylini ve doymak bilmez arzularını ifade ediyor.

Her iki yönüyle dünyamızdaki o cazibedarlıkla insandaki bu meyil karşılaştığında, ister istemez bir cezbe ve incizap durumu, bir çekme ve çekilme ortamı meydana geliyor. Sonuçta böyle bir ortamda insan kendini dünyaya kaptırıyor ve dünyevileşme başlıyor. Dünyanın tabii yönüyle ilişkisi, faydalanma boyutundan çıkıp, gaye edinme boyutuna geçtiğinde insan bir dünyevileşme sürecine giriyor. Dünya metaını kendi ihtiyaçlarını tatminde kullanması gereken insanoğlu, maalesef bir süre sonra maddenin esiri haline geliyor, dünya malı adeta bir kölenin boynuna takılmış bukağı gibi insanın boynuna takılıyor. İnsandaki hâkimiyet duygusunu, yönetme arzusunu tatmin eden makam, mansıp ve şöhretler cazip olduğundan dünyanın bu yönü de insanı kendine çekiyor ve dünyevileştiriyor. Yani sadece mala, paraya yönelen dünyevileşmiyor, aynı zamanda makama mansıba yönelen de dünyevileşiyor. Hatta bazen sosyal dünyanın makamları tabii dünyanın imkânlarından daha cazip görünüyor, insana daha tatmin edici geliyor ve ihtiraslarını kamçılıyor. Ama insanın en çok hoşuna gidense, ikisinin bir arada olmasıdır. Tabii ki ikisi bir arada olduğunda dünyevileşme de katmerleşiyor. Kısacası dünyanın güzellikleri ve çekiciliği, kendini kaptıran insanın dini hayatını sürekli tüketip duruyor, onu Allah'tan uzaklaştırıyor.

Dünyaya Bakışımız
Din ile dünya arasında aslında çıkış kaynağı itibariyle bir zıtlık yoktur. Her ikisi de Allah'ın irade ve emriyle var olmuştur. Bunlardan biri Allah'ın kelam sıfatından, diğeri de kudret sıfatından gelen iki olgudur. Bunlar, çelişme şöyle dursun, tam aksine birbirini destekleyen şeylerdir. Dünyayı Allah'ın isim ve sıfatlarının tecelligâhı, sanat eserlerinin teşhirgâhı olarak görmek, dinî hayatımızın bir parçası olan tefekkür ve tezekkür için kaynak olur. Diğer taraftan ahiretin tarlası olarak baktığımızda da din ile dünya arasında bir zıtlık göremeyiz. Allah'ın rızasına erme ve ahiret yurdunu kazanma, ancak dünyada yaptıklarımıza bağlıdır. Bunun için yapmamız gerekenlerden bir kısmı da kazançlarımızdan Allah'ın emri ve rızası dairesinde sarfetmektir. Bu yönüyle de dünya, dinî hayatımızı destekleyen bir unsur olur. Ama bütün bunlara rağmen dünyanın dini hayatımızla zıtlaşan bir tarafı var ki, bu da onun çekiciliğine, metaının tatlılığına kendini kaptıran insanı, nefsin ve malın esiri etmesi, onu Allah'tan uzaklaştırmasıdır.

Geldiğimiz bu noktada Bediüzzaman Hazretlerinin dünyaya farklı yönlerden bakmak gerektiğini ifade eden şu tespiti gerçekten harikadır: "Dünyanın üç yüzü vardır. Birinci yüzü, Cenab-ı Hakk'ın esmasına bakar; onların nukûşunu gösterir, mana-i harfiyle, onlara ayinedarlık eder. Dünyanın şu yüzü, hadsiz mektubat-ı Samedaniyedir. Bu yüzü gayet güzeldir, nefrete değil, aşka layıktır. İkinci yüzü, ahirete bakar; ahiretin tarlasıdır, Cennetin mezrasıdır, rahmetin mezheresidir. Şu yüzü dahi, evvelki yüzü gibi güzeldir; tahkire değil, muhabbete layıktır. Üçüncü yüzü, insanın hevesatına bakan ve gaflet perdesi olan ve ehl-i dünyanın mel'abe-i hevesatı olan yüzüdür. Şu yüz çirkindir. Çünkü fanidir, zaildir, elemlidir, aldatır. İşte hadiste varid olan tahkir ve ehl-i hakikatin ettiği nefret, bu yüzdedir." (Sözler, s. 862-863, Şahdamar yay.). Bu bakış açısından baktığımızda dünya, zikredilen ilk iki yüzüyle dinî hayatımızı takviye eden bir menba, bir tefekkür ve tezekkür alanı, ahirete yönelik amellerimiz için bir tarla iken; bizleri yaşama zevkine gark eden, heveslerimize hitap eden yüzüyle Yüce Yaratıcı'yla alakamızı kesen bir perdedir.

Burada problem, dünya malına sahip olma değil, sahip olduklarımızın kölesi olmaktır. İslâm açısından insanın meşru olan şeyleri sevmesi ve elde etmesinde mahzur yoktur. Nitekim "İnsanlardan kimileri vardır ki, Allah'tan başka şeyleri Allah'a denk tutarlar da onları Allah'ı sever gibi severler. İman edenler ise en çok Allah'ı severler..." (Bakara, 2: 165) ayetinin penceresinden baktığımızda da sevmesi makul ve meşru şeyleri sevmekte mahzur olmadığı gözüküyor. Kur'ân bunları sevmeyin diyerek fıtrata muhalefet etmiyor. İnsan fıtratına dünyaya karşı konulmuş olan sevgi ve ilginin, hayatın devam etmesi açısından temel bir görev icra ettiği de malumdur. Ancak mü'minlerin onları Allah için sevmesi elbette ki daha iyidir. O zaman sevaplı bir amel etmiş olur. Kur'ân onların sevgisinin Allah sevgisinin önüne geçmemesini, yerini almamasını istiyor. Çünkü sevgide malı, makamı, kısacası dünyayı önceleyen insan onun emrine girer, nefsinin ve tutkularının esiri olur. Kur'ân'ın istemediği işte budur. Mevlana Hazretleri'nin deyimiyle mal insan için gemiyi yüzdüren su gibi olmalıdır, ama içine girmemelidir. Çünkü içine girdiğinde gemiyi batıran da aynı sudur. Dünya sevgisi de insanın manevi hayatını batırır.

Yine "Allah'ın sana verdikleriyle ahiret yurdunu kazanmaya bak, bu arada dünyadan da nasibini unutma, Allah sana ihsan ettiği gibi sen de ihsanda bulun." (Kasas 28/77) ayeti çerçevesinden baktığımızda, Rabbimizin (c.c.), bizlere bahşettiği dünyalıkları, ahireti kazanma istikametinde sarf etmemizi, Kendi yolunda harcamamızı istediğini görüyoruz. Şu hadis-i şerif de bize bu konudaki ölçüyü veriyor. Efendiler Efendisi (s.a.s.), "Salih adam için salih mal ne güzeldir." (Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 194) buyurmaktadır. Bu hadis, salih adamın dünya malıyla ancak iyilik yapacağını bildiriyor. Şüphesiz ki, Kur'ân ve hadisin konuyla ilgili söyledikleri Müslümanlar için zihin inşasının temel taşlarıdır. Mü'minlerin hayatı bu inşa üzerine kuruluyor. Kur'ân'ın maksadı, zihinlerdeki değer yargılarını doğru bir zemine oturtmak, insanı gelip geçici ve aldatıcı bir geçimlik olan dünya hayatının fevkine çıkarmak, onu dünyanın çekim alanının ötesine geçirmektir. Zihni böyle inşa etmeden mü'mince bir hayat yaşamalarını sağlamak mümkün değildir.

Dünyevileşme Tehlikesi
Her toplumsal harekette, her içtimai oluşumda başlangıçlar daima heyecanlı olur. O hareketin mensupları, o topluluğun tâbileri önceleri heyecan ve aksiyonlarıyla işin içinde bulunurken ilerleyen zamanlarda bu heyecan yavaş yavaş yitirilir, aksiyon kaybolur. Önceleri sıkıntılar çekilir, sonra yavaş yavaş dünyanın kapıları kendilerine açılmaya başlar. Sıkıntılı dönemlerde kardeşlik ve samimiyet üzerine kurulan ilişkiler yerlerini menfaat paylaşımına göre tanzim edilen ilişkilere bırakır. Bağlılıkta zayıflama, değerlerde sapma meydana gelir. Nitekim Müslümanlık içinde ömür geçirmiş ya da kendini dine imana hizmet etmeye adamış nice insanların veya toplulukların ilerleyen zamanlarda hiç de ilk başladıkları gündeki duygularını yaşatamadıklarını, o dönemde kazandıkları safiyane hayat tarzlarını koruyamadıklarını müşahede etmekteyiz. Bunlar aslında baş aşağı gidişin göstergeleridir.

İslâm'dan önceki din mensupları bu süreci yaşamışlardır. Bunun bir örneğine Kitab-ı Mukaddes'te rastlıyoruz. Yahudilerin Büyük İskender'in sultası altında yaşadığı dönemden bahsedilirken, o devirde yönetimi elinde bulunduran bir başkâhinin, eğlence yerleri, oyun alanları yaptırarak dindarları nasıl süfli arzularını tatmine alıştırdığı, din adamlarının bile ibadet ü taatı bırakıp oralara oyunları seyretmek için nasıl koşuşturdukları ve böylece dinî hayatı nasıl yozlaştırdığı anlatılmaktadır (II. Makkabeler, 4/10-14).

Kur'ân-ı Kerim'in de, geçmiş peygamberleri ve onların Allah'a karşı kulluklarını hakkıyla yerine getiren ümmetlerini anlattıktan sonra, "Onların peşinden namazı zayi eden, şehvetlerine tâbi olan bir nesil gelir ki, onlar azgınlıklarının cezasını göreceklerdir" (Meryem, 19/59) ayetiyle onlardan sonra gelen nesillerin dünyevileşme serüvenine temas ettiğini görüyoruz. Bu ayet dünyevileşmenin ilk iki basamağına işaret ediyor. Birincisi başta namaz olmak üzere ibadetleri terk etmek, ikincisi ise süfli arzulara tabi olmaktır. Kuran'ın bu söylediği, sadece geçmişler için söz konusu olan bir durumu haber vermekten ibaret değildir. Bu aynı zamanda gelecek nesiller için de aynı tehlikenin var olduğuna dair bir uyarıdır. Yani bu tehlike, Hz. Muhammed (s.a.s.) ümmeti için de söz konusudur.

Allah Resulü (s.a.s.) ümmeti için bu mevzudaki endişesini şu hadisleriyle dile getirmektedir: "Korktuğum şeylerden birisi de benden sonra size dünya nimet ve zinetlerinin açılması (sizin de onlara gönlünüzü kaptırmanızdır.)" (Buhari, Zekat, 47; Müslim, Zekat 121-122) Hz. Ebu Bekr'in (r.a.) anlattığı şu hâdise de Müslümanların dünyevileşme illetine maruz kalacaklarını haber vermektedir. Bir defasında Hz. Ebu Bekr (r.a.) içecek bir şey istemiş ve kendisine su ile bal ikram edilmişti. Bunları görünce o kadar çok ağladı ki, yanındakileri de ağlattı. Neden ağladığı sorulunca da şunları anlattı: "Ben bir gün Resul-i Ekrem Efendimizi (s.a.s.) elleriyle sanki görmediğim birini itiyormuş gibi yaparken gördüm. 'Yâ RESULALLAH ne yapıyorsunuz diye sordum.' O da buyurdu ki, 'Ey Ebu Bekir, dünya temessül etti ve bana kendini kabul ettirmek istedi, ama ben kabul etmedim, ellerimle ittim, git.' dedim. Döndü dedi ki, sen kendini benden kurtardın ama senden sonra gelenler kurtaramayacak." (Hakim, Müstedrek, IV, 344) İşte Hz. Ebu Bekir'in korkusu da dünyanın kendisini kabul ettirdiği kimselerden olmaktı ve bu sebeple ağlamıştı.

Bu konuda zikretmemiz gereken başka bir hadise de şudur: Cizye tahsili için gittiği Bahreyn'den Ebu Ubeyde b. Cerrah'ın mühim mallarla döndüğünü haber alan Ensar'ın sabah namazını Efendimizle birlikte kılmak için geldiklerinde onlara söylediği sözler de yine Efendimiz'in ümmeti için en çok korktuğu şeyin dünyevileşme olduğunu göstermektedir. Namazdan sonra onlar huzuruna çıktıklarında şöyle demişti: "Öyle zannediyorum ki Ebu Ubeyde'nin bir şeyler getirdiğini haber aldınız. Sevinin ve ileride sizi sevindirecek şeyler bekleyin. Vallahi ben bundan sonra sizin hakkınızda fakirlikten korkmuyorum. Aksine sizden evvelki ümmetlerin önüne dünyalıklar serilip birbiriyle yarıştıkları ve onları helak ettiği gibi sizin önünüze de serilip çekişmenizden ve sizi de helak etmesinden korkuyorum." (Buhari, Cenaiz 72; Menakıb 25; Müslim, Fezail 30-31) Efendimiz bu tehlikeye şu rivayette aktarılan sözüyle de dikkat çekmektedir. Hz. Peygamber (s.a.s.), "Yakında milletler, yemek yiyenlerin (başkalarını) çanaklarına (sofralarına) davet ettikleri gibi size karşı (savaşmak için) birbirlerini davet edecekler." buyurunca bir sahabî, "Bu, o gün bizim azlığımızdan dolayı mı olacak?" diye sorar. Rasûlüllah (s.a.s.), "Hayır, aksine siz o gün kalabalık, fakat selin önündeki çerçöp gibi zayıf olacaksınız. Allah, düşmanlarınızın gönlünden sizden korkma hissini soyup alacak, sizin gönlünüze de vehn atacak." cevabında bulunurlar. Bir başka sahabî, "Vehn nedir ya Rasûlellah?" diye sorunca da, "Vehn, dünyayı sevmek ve ölümü kötü görmektir." buyururlar (Ebu Davud, Melahim 5).

İşte zikrettiğimiz ayet ve naklettiğimiz hadisler, dinî hayatta zirveye ulaşan tabakalardan sonra peşlerinden gelen nesillerden bir kısmının manevi değerleri yitirip, şehvetlerinin esiri olacaklarını haber vermektedir. Ancak bu ifadeler sadece bir haber vermeden ibaret olmayıp, aynı zamanda bu tehlikeye dikkat çekme anlamına da geliyor. Kur'ân'ın meseleye dikkat çekmesi ve Hz. Peygamber'in bu kadar tahşidatta bulunmasının sebebi, girilen bu yolun sonunun küfre kadar uzanmasıdır. Nitekim Kur'ân bazı kimselerde dünya sevgisinin ahirete nazaran ağır basması sebebiyle küfre düştüklerinden bahseder (bkz. İbrahim, 14/3; Nahl, 16/105-107). Mü'minler böyle bir duruma düşmemek için tedbir almalıdır. Tedbir almanın en iyi yolu da Kur'ân'ın ve Hz. Peygamber'in sözlerine kulak vermek, bu mevzuda yazılıp çizilenlerle zihnimizde oluşan fikrî urları, kalbimizde meydana gelen kötü meyilleri, bu meyillerden meydana gelen manevi kirleri temizlemektir.

Dünyanın Hakikati
Dünyanın güzellikleri başını döndürse ve insan bir yanılgı eseri kendini dünyaya kaptırsa, esir ve zebunu olsa da onun hakikatini görmemizde bize yardımcı olacak, önümüze ışık tutacak Kur'ân ve Hz. Muhammed (s.a.s.) gibi iki nurlu rehberimiz ve bunların arkasından giden ulemamız var. Bu rehberler bize hak ve hakikati göstermekte, gerçeği görmemize yardımcı olmaktadır. Şimdi dünyanın hakikatte ne olduğuna dair Kur'ân'ın ve Hz. Peygamber'in (s.a.s.) söylediklerine bakacağız.

Kur'ân-ı Kerim şu ayetleriyle dünya hayatını bir oyun olarak nitelemekte, gerçek hayatın ise ahiret hayatı olduğunu bildirmektedir: "Düşünseler şunu da anlarlardı ki: bu dünya hayatı geçici bir oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir ve ebedî âhiret diyarı ise, hayatın ta kendisidir. Keşke bunu bir bilselerdi!" (Ankebut, 29:64) "İyi bilin ki dünya hayatı, bir oyundur, bir oyalanmadır, bir süstür. Kendi aranızda karşılıklı övünme, mal ve nesli çoğaltma yarışıdır." (Hadid, 57/20) Kur'ân'ın dünya hayatı hakkında yaptığı oyun ve oyuncak benzetmesi çok anlamlıdır. Bu, çocukların oyuncaklarıyla oynamalarını ya da kendi aralarında kurup oynadıkları oyunları hatıra getirmektedir. Nasıl ki çocuklar, oyun kurduklarında veya oyuncakları olduğunda sevinirler, oyunları bozulduğunda veya oyuncakları kırıldığında üzülürlerse, büyükler de dünyalıklarıyla oyalanıp haz alır, bunlara bir zarar geldiğinde veya ellerinden çıktığında ise üzülüp mahvolurlar.

Kur'ân-ı Kerim yine şu ayetleriyle dünya hayatının bir süsten ibaret olduğunu anlatmakta, geçiciliğini dile getirmektedir: "Nefsani arzulara, (özellikle) kadınlara, oğullara, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüşe, salma atlara, sağmal hayvanlara ve ekinlere karşı düşkünlük insanlara çekici kılındı. Bunlar, dünya hayatının geçici menfaatleridir. Halbuki varılacak güzel yer, Allah'ın katındadır. (Resulüm!) De ki: Size bunlardan daha iyisini bildireyim mi? Takva sahipleri için Rableri yanında, içinden ırmaklar akan, ebediyen kalacakları cennetler, tertemiz eşler ve (hepsinin üstünde) Allah'ın hoşnutluğu vardır. Allah kullarını çok iyi görür." (Âl-i İmran, 3: 14-15; bkz. Kehf, 18: 46).

Bu ayetler dünyevi zinetlerin sonsuzluk terazisindeki ağırlıklarını ve hak ettikleri değeri gösteriyor, daha fazlasını değil. Terazinin bir kefesinde dünya nimetleri ile onların kıymetsizliği, diğer kefesinde ahiret hayatı, onun ciddiyeti ve ağırlığı. Dolayısıyla dünyevi şeyler gerçek değer yargısı olamaz ve insanlar bunlara göre değerlendirilemez. Ahiret için kalıcı olan ve Allah katında değeri olan şeyler, iyi sözler, güzel davranışlar ve salih amellerdir. (S. Kutup, Fî Zılâl, VI, 3491) Günlük hayatta insanlar gönüllerini mala, makama bağlıyorlarsa bilmelidirler ki, bunlar yeşilliklerin sararıp solması, kuruyup çerçöp olması gibi zail olmaya mahkûmdur. Ama ne yazık ki insanoğlu bu geçici güzelliklere kolayca kanıyor, çabucak aldanıyor ve bunlarla kendini güçlü hissediyor.

Kur'ân-ı Kerim bir başka benzetmeyle dünya hayatını, yağmurlarla yeşeren, sonra da kuruyup çerçöp haline gelen yeryüzüne benzetmektedir: "İyi bilin ki dünya hayatı, bir oyundur, bir oyalanmadır, bir süstür. Kendi aranızda karşılıklı övünme, mal ve nesli çoğaltma yarışıdır. Tıpkı o yağmura benzer ki bitirdiği ürün, çiftçilerin hoşuna gider. Ama sonra kurur, sen onu sapsarı kurumuş görürsün. Sonra da çerçöp haline gelir. İşte dünya hayatı da böyledir. Âhirette ise kâfirler için şiddetli bir ceza, mü'minler için ise Rab'leri tarafından bir mağfiret ve rıza! Evet, dünya hayatı bir aldanma metaından başka bir şey değildir." (Hadid, 57/20; benzeri anlatımlar için bkz. Yunus, 10/24 Kehf, 18/45). Dolayısıyla Kur'ân, mahiyeti zail olmak, kuruyup gitmek olan dünya hakkında insanlara, "Dünya hayatı sizi aldatmasın." (Fatır, 35/5) ikazı yapmaktadır.

Bu ayette ince bir anlatımla aslında kâfirlerin dünya hayatına düşkün oldukları anlatılmaktadır. Ayette geçen, "Bu bir yağmurdur ki, bitirdiği bitki çiftçilerin hoşuna gider" ifadesinde "çiftçiler" anlamında "küffar" lafzı kullanılmıştır. Küffar, kâfir kelimesinin çoğuludur. Kâfir, örten demektir. Çiftçiye kâfir denmesi de, toprağı kazıp, tohumu atıp üstünü toprakla örtmesinden dolayıdır. Burada kâfir kelimesinin kullanılmasında tevriye sanatı vardır. (Kutup, Fî Zılâl, VI, 3491) Burada âdeta, ektiği ekinin gür çıkması çiftçileri sevindirdiği gibi, dünyalıklarının bol olması da kâfirleri sevindirir denmek istenmiştir. Bu anlatım yoluyla onların dünya hayatına düşkünlükleri kınanmış, sanki dünya metaıyla sevinme, kâfir sıfatı olarak anlatılmış olmaktadır.
Allah Resulü'nün (s.a.s.) de dünya hayatına meyletmeyi kötülediğini, sık sık dünyaya bel bağlamamak gerektiğini vurguladığını görmekteyiz: "Altına, gümüşe, kumaşa, elbiseye kul olanlar helak olsunlar. Zira onlara verildiğinde razı olurlar, verilmezse olmazlar." (Buhari, Cihad 70); "Hidayete erip Müslüman olana ve yeterince bir miktar ile hayatını sürdürene müjdeler olsun" (Tirmizi, Zühd 35) buyururlar. Hakikat yolcusu için bunlar, yolu aydınlatan ne güzel tavsiyelerdir!

Bediüzzaman Hazretleri dünya metaına bağlanmanın insan üzerinde meydana getirdiği olumsuz etkiyi, vak'a-yı hayaliye olarak nitelediği fikrî bir seyahatinde müşahede ettiği şu çarpıcı misalle anlatmaktadır: Dünya malına gönül bağlamak, bir trene binmiş seyahat eden adamın durumuna benzer. Tren yolunun etrafında güller, çiçekler bulunmaktadır. Adam tren yolu etrafında bulunan güllere pencereden el uzatıyor ve koparıp kendine almaya çalışıyor, ama güllerin dikenleri de adamın eline batıyor, yırtıp kanatıyor, ona acı veriyor. İşte dünya metaına gönül bağlamak buna benzer. (Sözler, s. 424-425). Bu temsilde de anlatıldığı gibi her ne kadar dünyanın güzellikleri insanı kendine çekip dünyevileştirse de, bu lezzetler peşinden bir takım elemleri de beraberinde getiriyor. İnsan ona tamah edip sahip oluyor, ama ondan ayrılmak, onları kaybetmek ya da onlara gelen hasar ve zararlar insanın içini kanatıyor, acı veriyor. İnsan bir taraftan dünyaya meylederken, diğer taraftan onun kendisini tam olarak tatmin etmediğini görüyor ve kendini âdeta deniz suyu içmiş gibi hissediyor. Bir de menfaat paylaşımında, makam, mansıp işgal etmede, insana çok acılar çektiren bir kavga ortaya çıkıyor. Zira herkes bir şeyler elde etmek, sosyal statü kazanmak, bunları korumak derdine düşüyor ve hiç kimse bu paylaşımda en küçük pay benim olsun istemiyor. Herkes büyük paylara göz diktiğinden insanlar birbirlerine düşüyor.

Zikrettiğimiz ayet ve hadislerde dünyanın kötülendiğini, ondan uzak durulması gerektiğini öğütlediklerini görüyoruz. Bunun sebebi, şüphesiz ki dünyanın insanda meydana getirdiği olumsuz etkidir. Bu olumsuz etki, insanın fıtratındaki doyumsuzlukla birlikte sosyal hayatın ürettiği bakış açıları ve düşünce kalıplarıyla dünya ile irtibat kurduğunda ortaya çıkıyor. Zira insan bu yolla onu, Allah'a kullukta ve ahireti kazanmada vasıta olmaktan çıkarıp gaye haline getiriyor, bütün mesaisini ona sarf ediyor. Böylelikle baş aşağı gitmeye başlıyor.

İslâm'ın altın çağı diyebileceğimiz sahabe asrından sonra Müslüman toplumlarının nasıl bir dünyevileşme süreci yaşadığını ve kurulan devletlerin bu yüzden sukut ettiğini, tarih kitaplarından okumaktayız. Günümüzde de hayata perestiş etmenin, yaşama zevki içine düşmenin, Müslümanların başına nasıl bir balyoz gibi indiğini, boyunlarına bir kement gibi geçtiğini, insanı yücelten duygular üzerine oturmuş bir dev haline geldiğini ve onları içten içe çürüten bir maraza dönüştüğünü (F. Gülen, "Hayat Tutkusu", Sızıntı, Aralık 1981) her gün esefle seyretmekteyiz. Bu girdabın içine düşenlerin nasıl, yaşadıkları gibi inanmaya başladıklarını, kendi durumlarını meşrulaştırmak için nasıl çırpındıklarını, çırpındıkça nasıl battıklarını görüp durmaktayız.

Sonuç
Kur'ân ve Hadis nazarında dünyanın, cazibedarlığıyla insanı aldatan, Allah'tan alıkoyan bir yanı olduğu ve bundan dolayı da kötülendiği görülmektedir. Bu mutlak değil, sadece alaka kurma biçiminden kaynaklanan itibarî bir kötülüktür. İnananların işine yarar. Mü'min, bir tarafta kendisini davet eden dünya metaı, diğer tarafta ise bu metaın faniliğini ve çirkinliğini telkin eden dinî öğütler arasında sürekli bir gerilim yaşar. Ama yaşadığı gerilim, insanın aleyhine değildir. Zira bu, insanın nefsiyle mücadele edeceği bir alan ve imtihan edildiği pozisyonlardan biridir. Dünyanın çekiciliği ve tatlılığını bildiren hadislerinde Peygamber Efendimiz (s.a.s.), bu durumun insan için bir imtihan vesilesi olduğunu da beyan etmektedir (Müslim, Zikir 99). Dolayısıyla inanan kimseler dünyanın çekiciliğine karşı mücadele vererek Allah katındaki makamlarını yükseltme noktasında bu gerilimden istifade ve dünyevileşmemek için çaba sarf etmeleri gerekir.

Bu söylediğimiz, Müslümanların dünyadan tamamen alakasını keseceği anlamına gelmemelidir. İnsanın dünyayı bütün bütün terk etmesi mümkün değildir. Elbette ki ondan faydalanacak ve hayatını sürdürecektir. Zaten Allah (c.c.) ve Peygamber Efendimiz (s.a.s.) bizden bunu istemiyor. Biz de onu kesben terk edemeyeceğimizin şuurundayız, o zaman bize bir şık kalıyor; kalben terk etmek. Bu en azından dünyevileşmemize giden yolu tıkayacak, kazançlarımızı Yüce Yaratıcı'nın yolunda, dinî, millî değerler uğrunda harcama imkânı verecektir. Zira kalben terk etmeyen kimsenin Allah yolunda infak etmesi imkânsızdır. Kalbimizde ona yer verdiğimizde kendimizi ona kaptırıp dünyevileşme riskimiz yükselmektedir. Dünyevileşme Müslümanlar için mühim bir âfettir. Hem öyle bir âfet ki, tıpkı ateşin odunu için için yakıp kül etmesi, pasın demiri yiyip tüketmesi gibi, onları içten içe çürüten bir âfet. Müslümanlar bu felaketin farkında olmalı, Kur'ân ve Hadisin ikazlarına, ulemanın uyarılarına kulak vermeli, paçalarını dünyaya kaptırmamalıdır.

Muhsin Toprak

Yreni ÜMİT Dergisi 10.cilt

0 yorum:

Yorum Gönder