1 Kasım 2012 Perşembe

EBÛ HANÎFE'DEN İLMÎ MİSALLER



Hicrî 681'de vefat etmiş olan büyük müellif İbn-i Hallikan'ın sekiz ciltlik Vefeyâtını inceliyorum.
Tâbiîn'in de hayatını anlatan bu değerli eserde, İslâm büyüklerinin şahıslarında, İslâm'ın güzelliğini nasıl gösterdiklerini ibret ve hayretle okumaktayım. Ve bir daha anlamaktayım ki, Bediüzzaman Hazretleri'nin şu meâldeki sözleri, yerden göğe kadar haklıdır ve doğrudur:
"Eğer bizler İslâm'ın güzelliğini nefsimizde bizzat göstersek, sair dinlerin mensupları ve çevremizdeki mütehayyirler, bölük bölük İslâm'a girecek, Müslümanlığa yakınlık duyacaklardır."
Demek ki bizler bugün çevremizdeki müteredditlerin İslâm'a dikkatlerini çekemiyor. Müslümanlık hakkındaki yanlış düşüncelerini düzeltemiyorsak, bu bir ölçüde şahsımızda İslâm'ın güzelliğini gösteremeyişimizden, kavlimizle fiilimizin birbirini tutmayışındandır.
İslâm büyüklerinin kavliyle fiili birbirini tuttuğundandır ki, zamanlarında geniş sahalara müessir olmuş, çevrelerindeki mütereddit ve mütehayyirlere İslâm'ı sevdirip benimsetmişlerdir.
Sözü daha fazla uzatmadan Vefeyâtın İmam-ı A'zam Hazretleri'nden bahseden kısmından birkaç misal arzedeceğim sizlere. Beşinci ciltte şunları okumaktayız:
"Ebû Hanîfe'nin Kûfe'de eskici bir komşusu vardı. Bu adam gündüz akşama kadar bir köşede ayakkabı tamir eder, akşam evine gelince de çilingir sofrasını kurup, içmeye başlardı. Üstelik içki sofrasında birtakım şiirler de söyler, bitişikteki komşusu Ebû Hanife'yi rahatsız ederdi. Bir ara bu adamın sesi sedası kesildi. Bunu merak eden Ebû Hanife sordu:
-Bizim eskici komşunun sesi sedası kesildi, bir kaç gündür işitemiyorum, nerede kaldı acaba?
Dediler ki:
-Bir iftiraya uğradı. Kûfe valisi onu hapse attırdı. Şimdi içerde yatıyor.
Ebû Hanîfe komşusuna ilgisiz kaldığından dolayı kendini suçladı. Sabah namazını kıldıktan sonra atını eyerletti, binip doğruca Kûfe valisinin konağına gitti. Kendisini hürmetle karşıladılar. Emrinin ne olduğunu sordular.

Ebû Hanife:


-Eskici komşumun bir yanlışlık sonucu olarak hapsedildiğini öğrendim. Onu çıkarmak için geldim; durumunun tahkikini istirham ediyorum. dedi.
Kısa bir araştırmadan sonra adamın suçsuzluğu meydana çıktı ve Ebû Hanife hapishane dışında komşusunu atıyla bekledi. Adam çıkınca atının terkisine bindirdi, birlikte evin kapısına kadar geldiler. Ebû Hanife ayrılırken şöyle konuştu:
-Aziz komşum, kusura bakma, duruma geç muttalî olduğumdan komşuluk hakkını geç ifa ettim. affını istirham ediyorum.
Eskici, mahcup oldu, sonra da şöyle söyledi:
-Beni fevkalâde mahcubiyete attınız. Bundan sonra Allah'a söz veriyorum ki, bir daha içki içmeyeceğim ve senin gibi bir muhterem komşuyu rahatsız etmeyeceğim.
Ve eskici bir daha içki içmemiş, Hazret-i İmam'ı rahatsız etmemiştir.
Sarhoş bir adamın kurtuluşu, içkiyi ve süflî hayatı terk edişi Ebû Hanîfe'de gördüğü İslâm'ın komşuluk münasebeti, hazımlı sabrı ile olmuştur. Ebû Hanife'nin bu sabrı ve ilgisi olmasa, o netice alınamayacaktı.

Ebû Hanîfe'nin örnek ahlâkından bir misal daha verelim isterseniz:
Bakın İslâm, O'nun şahsında nasıl berrak ve saf bir şekilde tecellî ediyor; düşmanları bile Hazret-i İmam'ın gıybet ve dekikodusundan nasıl âzâde kalıyorlar.
Büyük Mutasavvıf İbn-i Mübârek ile, Süfyân-ı Sevrî karşı karşıya oturmuş, sohbet etmekteler: Bir ara İbn-i Mübârek şöyle bir sual sordu:
-Ya Sevrî, Ebû Hanife, Halife Mansur'dan bunca eziyet gördü; zulme maruz kaldı. Falan ve filân kimseler de O'nun hakkında lâyık olmadığı iddialar. ihdas ettiler. Fakat Ebû Hanîfe bu düşmanlarının bir defa olsun gıybetini yapmadı, aleyhlerinde konuşmadı. Acaba onu düşmanlarının aleyhinde konuşmaktan men'eden nedir?
Sevrî'nin cevabı şu olur:
-Ben Ebû Hanife'yi çok iyi tanırım. O, sevabına aleyhine konuştuğu kimseleri musallat edecek Müslümanlardan değildir. Ne sevap kazanmışsa hepsi de yanında kalır, kimseye onları kaptırmaz. Bunca
Müslümanlardan değildir. Ne sevap kazanmışsa hepsi de yanında kalır, kimseye onları kaptırmaz. Bunca zamandır yakınında bulunuyorum, tek cümlelik olsun gıybet ettiğini işitmedim.
Bundan anlaşılıyor ki, gıybetini yaptığımız kimseler, huzuru İlâhi'de yakamıza sarılarak: "Aleyhimize konuşmak suretiyle hakkımızı aldınız. Sevabınızı vermek suretiyle de hakkımızı iade ediniz" diyeceklerdir. Hazret-i İmam bu yüzden düşmanlarının bile aleyhinde konuşmamıştır.
İmam-ı A'zam Hazretleri bütün duygu ve lâtifeleriyle ümid ve korku içinde. âdeta baştan aşağı İslâmi vecd ve haşyetle doluyordu.
Bir yatsı namazında İmam, "Zilzâl" sûresini okumuş. o da namazdan sonra kendinden geçerek sürenin mânâsı etrafında tefekküre dalmıştı. O'nu kendi haline bırakan müezzin gidip sabah namazına geri gelince hâlen vecdinin devam ettiğini ve:
"Ey hayrın da şerrin de zerresini zayi etmeyen!. Kulun Ebû Hanife'nin şer mesabesindeki hallerini affeyle!.." diye ağladığını gördü.
Nihayet müezzin yağı tükenmekte olan kandile yağ koyarken Ebû Hanife vecd halinden sıyrılıp kendine geldi, müezzine hitaben: "Kandili mi söndüreceksin?" diye sordu. Müezzin de:
-Efendim. sabah namazı oldu, ezan okumaya geldim, yatsı değildir, cevabını verdi.
Bundan sonra sabah namazını da cemaatla kılan Ebû Hanife oturup dersine devam etti ve müezzine de şöyle bir ricada bulundu:
-Benim birtakım hallerim vardır ki bir kısmına sen muttali oluyorsun, istirham ediyorum, kimselere açma bunları, olur mu?
Hicri 80 tarihinde Kûfe'de doğan Hazret-i İmam, 150 tarihinde Bağdad'da Halife Mansur'un zindanında vefat ederken de aynı ruh hâletini muhafaza ediyordu. Kimseden müşteki olmaz, kimsenin gıybetini yapmaz. nefsinde İslâm'ın sabrını, çalışkanlık ve ihlâsını bütünüyle temsil eder. çevresine de bu haliyle güzel örnek olurdu.

 




0 yorum:

Yorum Gönder