3 Kasım 2012 Cumartesi

Ahlâk ve Medeniyet Açısından Resulüllah'ın (s.a.s.) Getirdikleri

EMSALSİZ BİR HUKUK NİZAMI GETİRMİŞTİR
 Resulullah'ın getirdiği hidâ­yet meyvelerinin başında, em­salsiz bir hukuk nizamı bulunmaktadır. Ecdadımızın şer-i şe­rif ve şeriat dediği bu hukuk nizamı, ümmî bir zatın eliyle or­taya çıktığı halde, ondört asrı ve insanlığın da beşte birini, adâlet ve hakkaniyet üzerine idare etmesinin, elbetteki dünyada emsali yoktur. "Fazilet odur ki, düşmanlar dahi tasdik etsin" kâidesince, Hollandalı bir gayr-ı müslim hukukçunun dediklerini buraya aldıktan sonra bazı mü­şahhas misâller vermek istiyo­rum: "İslâm hukukunda birçok hükümler vardır ki, bazıları pek yakın vakitlerde Avrupa'ya gi­rebilmiş ve daha bir çok hüküm­leri vardır ki, asrımızdan sonra girecektir (1897). Bu iddiamıza delil olmak üzere, şu şer'î hü­kümleri misâl olarak zikredebili­riz: Ehli hayvanların himaye ve muhafazası; çevre hukuku; borçlunun borcunu ifâ etmediği za­man hapisle tazyiki; mahkeme­lerde davaların meccanen görül­mesi; evli bir kadının kocasının iznini almadan kendi mallarında tasarruf hakkına sahip olması; alım-satıma yetkili oluşu; bo­şanmanın kolaylığı; bütün müslümanların, makam ve sıfatları­na bakılmaksızın kanun önünde eşitliği; sorgulamalarda sanıkları ikrar ve itirafa zorlamak için işkencenin yasak edilmiş olması ve benzeri sayamadığımız hükümler" (1). 1927'de toplanan hukuk kongresinin yayınlanan sonuç beyannamesinde de şu satırlar yer almaktadır: "Beşeri­yet Hz. Muhammed ile iftihar eder. Çünkü o zat ümmî olma­sıyla beraber, 13 asır evvel in­sanlığa öyle bir hukuk nizamı getirmiştir ki, biz Avrupalılar 2 bin sene sonra onun kıymeti­ne ve hakikatına yetişsek mesud ve bahtiyar oluruz" (2).
Gerçekten ümmî bir insanın fiillerinden, sözlerinden ve hal­lerinden çıkan İslâmiyet, her asırda ortalama 300 milyon, as­rımızda ise 1 milyar 300 milyon insanın rehberi ve mercii olmuş­tur. Bilindiği gibi İslâm huku­kunun ikinci önemli ve aslî kay­nağı sünnettir. Bugün bütün dünya hukukçularının hayran­lıkla tetkik ettikleri ciltler dolu­su şer'î hükümler, Kur'ân ve sünnet kaynağından alınmıştır. Resul-i Ekrem'in sünnetinin kaynağı ise, üçtür; sözleri, fîilleri ve halleridir. Bunların ifade ettikleri hükümler de üç kısım­dır: Farzlar, nafileler güzel âdet ve âdâblar. Farz ve vâcib olanlarına herkesin uyma mec­buriyeti vardır ve fıkıh kitapla­rında bütün tafsilatıyla tetkik edilmiştir. Terkedilirse azap ve ikap vardır. Nafile olanlara yi­ne ehl-i imanın ittiba'ı tavsiye olunmuştur. Değiştirilmesi bid­attir, dalâlettir ve büyük hata­dır. Sünnetin yeme ve içme gibi âdetler kısmı ise, hikmet, mas­lahat, hususi ve içtimaî hayat itibariyle fevkalâde güzel netice­leri ihtiva eder. Zira her normal hareketinde dahi çok önemli neticeler ve hikmetler bulundu­ğuna Kur'ân işaret ettiği gibi, yapılan ilmî tetkiklerle de isbat edilmiştir. Ayrıca onlara ittiba' etmekle âdetler ibâdetlere dö­ner. Elbette Resulullah'ın sün­neti, uyulacak en güzel numu­neler, takip edilecek en sağlam rehberler ve düstûr ittihaz edi­lecek en muhkem kanunlardır. Sünnete uymayan, tembellik ederse büyük hasâret; ehemmi­yetsiz görürse büyük cinayet ve tekzip edercesine tenkid eder­se büyük dalâlet içindedir (3).
Resulullah'ın getirdiği hu­kuk nizamı, her müessesesi ile beşeriyete rehberlik etmiş ve gerçek hukuk dersini vermiştir. Meselâ, batılı yazarların devlet­ler hukuk ile alâkalı eserleri, an­cak 1532 - 1577 yılları arasında yani XVI. miladî asırda kaleme alınırken, Resulullah'ın manevî ders halkasında yetişen İslâm müçtehidlerinin konuyla ilgili ilk eserleri, "siyer" başlığı altın­da 770-804 yani VIII. asırda kaleme alınmıştır, ilk müslüman Türk Devleti olan Karahanlılar zamanında yetişen İmam Serahsî'nin devletler hukukuna da­ir imam Muhammed'în eserini beş cilt halinde şerhetmiş olma­sı, ne acıdır ki, bizden önce Avrupalıların hayretini mucip olmuş­tur (4)."1179 tarihinde Latran Konsili, hristiyan ülkelerde müs­lüman devletlerin ticarî temsilci bulundurması yani konsolosluk açması surda dursun, hristiyanların müslümanlarla ticaret yapmasını dahi yasaklamıştır. Halbuki diğer taraftan müslümanlar ve özellikle de müslüman Türkler, Avrupa tüccarlarına şer'î sınırlar içinde kendi ülkele­rinde temsilci bulundurmalarına dahi müsaade etmiş yani konso­losluk müessesesini devletler hu­kukuna İslâmiyet kazandırmıştır" (5). Devletlerarası münase­betlerde bu böyle olduğu gibi, fertler arası münasebetlerde de durum aynıdır. 1215 miladî yı­lında kralın karşısında insanla­rın da hayat hakkını tanımayı, kendileri için şeref kabul eden Avrupa'nın yanında, İslâm hu­kuk nizamı, günümüzdeki şek­liyle insan haklan beyannamesinden daha ileri bir tarzda fert­lerin hak ve hürriyetlerini hem tanımış ve hem de garanti altı­na almıştır. "Her müslümanın canı, malı ve ırzı, diğer müslümana haramdır, dokunulmazdır. Kişiye şer olarak, müslüman kardeşini hakir görmesi yeter" buyurarak şahsî hakları teminat altına alan Resulullah'ın beyân­ları; "Erkek ve kadın bütün mü­minlere, işlemedikleri bir suç yüzünden işkence ve eziyet edenler, muhakkak bir yalan ve apaçık bir suç yüklenmişlerdir" (6) ferman ederek işkenceyi ve haksız ithamları şiddetle redde­den Kur'ân'ın emirleri nerede? 1789 inkılâbından sonra bile kadını akıl hastası gibi mahcur sayan Avrupalılar ile 1989'da dahi hak ve hürriyeti kendi is­tek ve arzuları ile sınırlayan ve tanımlayan Avrupa-kaselislerin sakat anlayışları nerede?
Şunu belirtelim ki, tehdit­lerle, korkularla ve hilelerle in­sanları başka bir mecraya çevirtmek mümkündür; fakat bu daima muvakkattir. Ancak ir­şadı ve hükümleri ile kalblerin derinliklerine kadar nüfuz et­mek, duyguların en incelerini heyecana getirmek, yüce ahlâkı hukuk nizamı ile beraber tesis edip alçak huyları imha eyle­mek ve sadece görünürde değil, kalblerde ve gönüllerde de hu­kukun meşruiyetini kabul ettir­mek, yalnız ve yalnız Resulullah'ın getirdiği hukuk nizamına has bir vasıftır. Zira bu hal başlı başına bir mucizedir. Soruyo­rum, dünyada hangi kanun ve­ya anayasanın hükümleri, 14 asır boyunca her asırda en az 300 milyon insan tarafından okunuyor, hürmetle baştacı edi­liyor ve milyonlarca hafızlar tarafından tamamı ezberlenip zevkle ve şevkle kıraat ediliyor? Bu sadece Resulullah'ın getirdi­ği hukuk nizamının anayasası olan Kur'ân'a has bir mazhari­yettir.
Yine düşününüz ki, asr-ı saa­detten önceki zamanlarda kalb katılığı ve merhametsizlik öyle bir hadde ulaşıyor ki, kocaya vermekten âr duydukları kızla­rını diri diri toprağa gömüyor­lar. İslâm'ın tesis ettiği nizam ve doğurduğu merhamet, şef­kat ve insaniyet sayesinde, ev­velce kızlarını gömerlerken mü­teessir olmayanlar, İslâmiyet dairesine girdikten sonra karıncaya bile ayak basmaz oluyor­lar. Böylesine kalblerde, gönül­lerde ve vicdanlarda inkılab ya­pabilmek hangi nizama ve dün­ya görüşüne nasip olmuştur? Bu hakikati idrak eden ve Resulullah'ın Kur'ân'la getirdi­ği ilâhî nizamı, az da olsa tanıyabilen büyük Alman devlet adamı Bismarck, hissiyatını şöy­le ifade etmektedir: "Muhtelif devirlerde, insanlığı idare etmek için Allah tarafından geldiği id­dia olunan bütün semavi kitap­ları tam ve etraflıca tetkik et­timse de, tahrif olundukları için, hiçbirisinde aradığım hik­met ve tam isabeti göremedim. Bu kanunlar, değil bir cemiyeti, bir evin bile saadetini temin edemezler. Ancak Hz. Muhammed'in tebliğ ettiği Kur'ân, bu­nun tek istisnasını teşkil eder. Ben Kur'ân'ı her cihetten tetkik ettim, her kelimesinde büyük hikmetler gördüm... Sana mua­sır bir vücud olamadığımdan dolayı müteessirim ey Muhammed! Muallimi ve naşiri oldu­ğun bu kitab senin değildir; o ilâhîdir. Bu kitabın lâhutî ol­duğunu inkâr etmek mevzu ilimlerin butlanını ileri sürmek kadar gülünçtür. Bunun için, be­şeriyet senin gibi mümtaz bir kudreti bir defa görmüş, bun­dan sonra göremeyecektir. Ben, huzur-u mehabetinde kemâl-i hürmetle eğilirim".
EMSALSİZ BİR UBUDİYET ÖRNEĞİDİR
Resulullah'ın, dininde bulu­nan bütün ibâdetlerin her çeşi­dinde en ileri olması, herkesten ziyade takvada bulunması ve Allah’tan korkması, en zor dünye­vî şartlarda bile tam tamına ubudiyetin en ince esrarına kadar riâyet etmesi, hiç kimseyi taklid etmeyerek ve tam manâsıyla, ilk defa ama en mükemmel olarak, ibtidâ ve intihayı birleş­tirerek yapması, elbette misli görülmez ve görülmemiştir. O'nun her konuda olduğu gibi, ubudiyet mevzuunda da en ileri olmasına müşahhas bir misâl vermek istiyoruz. Abdullah ibn-i Ömer anlatıyor:
Hazret-i Aişe'ye Resulullah'tan gördüğün hallerin en acibini bana haber ver dedim. Bu­nun üzerine ağladı ve uzun süre ağladıktan sonra bana şöyle de­di: O'nun her işi acibdi. Bir gece bana geldi, yorganıma girdi, ba­na iyice yaklaştı. Sonra buyur­du ki; "Ey Aişe! Bu gece bana Rabbime ibâdet etmek için izin verir misin?" Ben de "Ya Resulellah! Ben senin yakınlığını se­verim, ancak muradını da seve­rim, buyurun" dedim. Kalktı, odadaki su kırbasına vardı, abdest aldı, suyu çok da dökmedi, sonra namaza durdu. Kur'ân okudu ve ağlıyordu. Sonra iki eli­ni kaldırdı, yine ağlıyordu. Hat­ta göz yaşlarının yeri ıslattığını gördüm. Daha sonra Bilal geldi. Kendisine sabah namazını haber veriyordu. Baktı ki ağlıyor, "Ya Resulullah! Gelmiş geçmiş gü­nâhlarını Allah mağfiret ettiği halde sen de mi ağlıyorsun?" dedi. Buna hemen şu cevabı ver­di: "Ben, Rabbimin nimetlerine şükreden bir kul olmayayım mı? Hem nasıl ağlamayayım? Allah bu gece şu âyetleri inzal buyurdu: "Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılışında, gece ve gün­düzün muntazam bir mizan için­de değişiminde, akıl ve idrâk sa­hibi olanlar için alınacak ibret dersleri ve deliller vardır..." (me­alindeki Al-i İmrân 190-200 âyetleri). Sözünü şöyle bitirdi: "Yazıklar olsun, bu âyetleri çe­neleri arasında çiğneyip de içindeki hakikatları tefekkür etme­yenlere!.." (7).
HÂRİKA BİR MEDENİYET VE AHLÂK NİZAMINI TE'SİS EYLEMİŞTİR
Resulullah'ın getirdiği ahlâk ve medeniyet nizamının dahi dünyada misli görülmemiştir. Zira Arap yarımadasında yaşa­yan vahşi, âdetlerine mutaasıp ve inatçı bir kavmi, hem içinde bulundukları kötü ve vahşiyâne ahlâklarından kısa zaman içeri­sinde kurtarmış ve hem de bü­tün güzel ahlâk ile teçhiz edip dünyaya muallim ve medeni milletlere üstad eylemiştir. Kısa zaman içinde kalblerin sevgilisi, akılların muallimi, nefislerin mürebbisi ve gönüllerin sultanı olmuştur. Bu hükmümüzün en canlı şahidi, İslâm'dan evvel Ömer ve İslâm'dan sonra Ömer'dir (r.a). Bir başka yaşanmış misâli ise, beraber dinleyelim: Hz. Ömer devrinde Sa'd b. Ebî Vakkas Irak cephesi kumanda­nıdır. Müslümanların önlerindeki bütün mâniler bertaraf olmuş ve sıra Sasani imparatorluğuna son vermeye gelmiştir. Hz. Sa'd son darbeden önce, Sasani imparatoru Yezdgürd'e Nu'man isimli bir sahabenin başkanlı­ğında murahhas bir hey'et göndermiştir. Sasani devletinin baş­şehri olan Medâyin'e İslâm he­yeti gelince, atları eğersiz ve belleri silahsız olan bu insanla­rın fakir oldukları yüzlerinden okunuyordu. Kisra, sarayını en güzel tarzda tefriş etmiş ve hu­zuruna kabul ettiği müslüman elçilere ne için geldiklerini sormuştur. Heyet başkanı Nu'man, önce İslâm'ı anlatmış ve sonra da şu veciz ifadeyle maksatla­rını açıklamıştır: "İki teklif ile gelmiş bulunuyoruz; ya cizyeyi vermek yahut harbetmek." Bu cevaba çok sinirlenen Kisra, karşısındakileri hakir görerek hakaret etmeye başlamıştır: Bü­tün milletlerin en sefili ve en fakiri olduğunuzu unutuyor musunuz? Siz değil miydiniz, yemek yediğinde ağzını, bevlettiğinde bilmem neresini aynı eteği ile silen Araplar? Siz değil miydiniz birbirinize düşüp de size komşu olan valilerimi gön­derip yola gelmeniz için emir verdiğim eşkıyalar? Bu hakaret­leri gayet sükunet ve vakarla dinleyen müslümanlar adına Hz. Muğire şu cevabı vermişti:
"Bu zâtların hepsi Arap ka­bile reisleridir, onların tahammülkâr asaletleri dolayısıyla söz söylemeye ihtiyaç görmüyo­rum. Fakat söylenmesi icabettiği halde henüz söylenmeyen bazı sözler var ki, ben bunları ifadeye çalışacağım. Bizim eski­den fakir ve rezil bir hayat yaşadığımız ve yanlış yol takip etti­ğimiz doğrudur. Biz hep birbi­rimizi yerdik, bu da doğrudur. Kızlarımızı diri diri gömerdik, bu da doğrudur. Ancak Allah bize, en asil ailemizden bir pey­gamber gönderdi. Önce onu da reddettik, isyan ettik. Ne za­manki onun hidayetine sarıldık, işte bu hale geldik. Peygamberi­miz ne derse Allah'ın iradesiyle söyler ve ne yaparsa O'nun em­riyle yapar. Kısaca peygamberi­miz bize bu dini, bütün dünyaya tanıtmamızı emretti. Bu dini kabul edenlere kardeş muame­lesi yapmamızı buyurdu. Dini­mizi kabul etmeyip cizye veren­lere ehl-i zimmet nazarıyla bak­mamızı emretti. Bu iki teklifden birini kabul etmeyenlerle ara­mızda ise hüküm, kılıçtır" (8). Şimdi düşünelim; sigara gibi küçük bir âdeti, küçük bir cemi­yette büyük bir hâkim hem de büyük bir himmetle ancak devamlı kaldırabilir. Halbuki Re­sulullah, getirdiği ahlâk ve me­deniyet nizamı ile, inatçı ve mu­taassıp büyük milletlerden, gö­rünüş de küçük bir kuvvet ve az bir himmetle, az bir zamanda, bütün kötü ahlâkı kaldırmış ve yerine en güzel ahlâkı dem ve damarlarına kadar yerleştirmiş­tir. Şu asr-ı saadeti görmeyen­lerin Arap yarımadasını gözle­rine sokuyoruz. Haydi yüzler­ce filozof ve pedagoglarını alıp oraya gitsinler, yüz sene çalışsın­lar. O Zât'ın, o zamana nisbetle bir senede yaptığının yüzden bi­risini acaba yapabilirler mi?.
ECDADIMIZIN VELÂDET-İ NEBEVİ'YEYE GÖSTERDİĞİ İHTİMAM
Resulullah'ın getirdiklerini bu kısa yazıya sığdırmamız mümkün olmadığını başta söylemiştik. Şimdi de müslüman ecdadımızın velâdet-i nebeviyeye gösterdikleri ihtimam üzerinde kısaca durarak yazımıza son vereceğiz:
Bin sene âlem-i İslâm'ın bayraktarlığını yapmış olan müslüman Türk milletinin kurduğu en büyük İslâm Devleti olan Osmanlı Devleti, peygam­berimizin doğum günü münase­betiyle okunacak mevlidi ve ya­pılacak tebrikleri, bir çeşit idarî anayasaları olan teşkilât ka­nunlarında tanzim etmişlerdir. Tevkiî Abdurrahman Paşa Ka­nunnâmesinden öğrendiğimize göre, selâtin camilerinden birin­de okutulacak mevlide bütün devlet erkânının katılması mec­buridir. Vezirler, şeyhülislâmlar ve nihayet sadrazam mihrabda teşrifat kaidelerine göre yerlerini alırlar. Mevlidhânlar müezzin mahfilinde mevlidi okumaya başlarlar. En son Padişah gelir ve kendine has mahfildeki yeri­ni alır. Mevlid dinlenir. "Geldi bir ak kuş kanadıyla revan, Ar­kamı sığadı kuvvetle hem ân" beyti söylenince ayağa kalkılır ve bu esnada Haremeyn Şeri­finden gelen mektup padişaha arzedilirdi. Sonra padişah, Medine-i Münevvere'den getirilen hurmadan bizzat sadrazama tak­dim eder ve elden ele bütün misafirleri dolaşırdı. Mevlidden sonra ziyafetler verilir ve ziya­fet bitince de Padişah selâmlanıp herkes evine dağılırdı (9). Şer'iye sicillerindeki kayıtlar­dan Mevlid ve Regâib gibi kan­dillerde, padişahın emriyle se­lâtin camilerinin kandillerinin yakıldığını ve devlet memurlarına hilâtlar giydirilip hediyeler verildiğini öğreniyoruz (10).
Düzenlenen bu merasimlere mevlid alayı denirdi. Sultanahmed Camii inşa edildikten son­ra, mevlid alayları genellikle bu­rada yapılırdı. Osmanlı Devleti'nin son zamanlarına doğru, bu merasimler terkedilmemişse de eski debdebesini kaybetmiş ve hatta bazan saray içinde yapıl­dığı da olmuştur.
Dikkat edelim, tarihden ib­ret alalım. Koca Osmanlı Devleti'nin yıkılması bu manevî te­mellerinin sarsılmasıyla olmuş­tur. Bazı tarihçilerin her şeyi maddeye irca eden fikirleri ve bazı devlet adamlarımızın da ya­rasa bakışlarının tersine, Os­manlı Devleti'nin yıkılması, kendilerini zaferden zafere koş­turan gerçek sebep ve yolları unutmalarından kaynaklanmış­tır, isterseniz bu konuyu da tarafsız bir Avrupalının dilin­den dinleyelim ve yazımıza son verelim:
"Şer'-i Şerif, Osmanlı Devleti'nde şimdiye kadar tatbik olunduğu gibi uygulanmış olsaydı, bu memleket, asrımızın duçar olduğu felâketlere ma'­ruz olmazdı. Tanzimat sonrası İslâm'ın terkine meyil, devletin yıkılmasına ve hilâli Muham­medi'nin küsufuna alâmetdi. Sultan Mahmud gibi bazı devlet adamları, devleti bu kötü halden kurtarmanın çâresini, bazı Av­rupa devletlerinin de tahrik ve hatta tehditleriyle Avrupa'ya meyletmekde gördüler. Bizi tak­lit etmekten ibaret olan bu yeni meslek, görünüşte gayet güzel görünüyor ise de, kanaatime gö­re Osmanlı Devleti'ndeki ıslaha­tın semeresiz kalmasının birinci sebebidir. Vâ esefâ, Osmanlı Devleti'nde bulunan bütün kötü hallerin tamamı şer'-i şerife isnad edilmiştir. Bu iddiayı ileri süren Avrupa'nın hristiyan dev­letleriydi. Zannettiler ki, bizim kanunumuzu tatbikden başka çâre yoktur. Halbuki kabahat, İslâmiyette değil, İslâmiyetin yaşanmamasındaydı. Zira Hz. Muhammed mükemmel bir hu­kuk nizamı getirmiş olup, hristiyanlık gibi kötü ahlâk ve suistimallere asla müsaade et­mez ve bu konuda İslâmiyet hristiyanlıkla mukayese edile­mezdi (11).
Ahmet Akgündüz
Yeni Ümit Dergisi Mart 1990

KAYNAKLAR:
1) BOA, yee, 14 - 1540, sh. 17-18.
2) Bediüzzaman, Mektubat, 197.
3) Bediüzzaman, Lem'alar, 53 - 54.
4) Serahsî, Şerhu’s-Siyeri’l-Kebir, Kahire, 1971 c.1, s. 5.
5) Cin, Halil / Akgündüz, Ahmet, Türk Hukuk Tarihi, 1/386-387.
6) Kur'ân, Ahzâb, 58.
7) Hak Dini Kur'ân Dili, II/1256.
8) Mevlânâ Şiblî, Hz. Ömer, İstan­bul 1928, c. VII / 115-118.
9) Tevkiî Kanunnâmesi, MTM, II / 535 - 536; Es'ad Efendi, Teşrifât-ı Kadîme, 2vd.
10) İMŞSA, İstanbul Kadılığı, No:l/ 25, sh. 1
11) BOA. YEE. 14-1540, sh. 18-20.

0 yorum:

Yorum Gönder