31 Ekim 2012 Çarşamba

Fatiha Suresi ve Meali


بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

اَلْحَمْدُ ِللهِ رَبِّ العَالَمِينَ () الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ () مَالِكِ يَوْمِ الدِّينِ () إيَّاكَ نَعْبُدُ وإيَّاكَ نَسْتَعِينُ () اِهْدِنَا الصِّراطَ الْمُسْتَقِيمَ () صِرَاطَ الَّذِينَ أنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلاَ الضَّالِّيِنَ.()


Bismillâhir Rahmânir Rahîm
1. Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla

2. Bütün hamdler, övgüler âlemlerin Rabbi Allah'adır.

3. O Rahmân'dır, Rahîm'dir.

4. Din gününün, hesap gününün tek hâkimidir.

5. (Haydi öyleyse deyiniz): "Yalnız Sana ibadet eder, yalnız senden medet umarız."

6. Bizi doğru yola, Sana doğru varan yola ilet.

7. Nimet ve lütfuna nail ettiklerinin yoluna ilet. Gazaba uğrayanların ve sapkınlarınkine değil.  

Read more »

Fatiha Suresi Tefsiri (Elmalılı Hamdi Yazır )

Fatiha Suresi Tefsiri


    1( سُورَةُ الْفَاتِحَةِ
    Mekke Döneminde İndi.
    Âyet Sayısı: 7
    Kur'ân'ın ve Kur'ân sûrelerinin Hz. Muhammed (s.a.v.) Efendimiz tarafından verilmiş isimleri vardır. Fakat sûrelerin bu isimlerini, iniş yerlerini ve âyetlerinin sayısını bildirmek için yazılan başlıklar, aynı şekilde sayfa kenarlarında ta'şir denilen aşırları, hizibleri, secdeleri gösteren yazılar Kur'ân'dan değildirler.
    İsimlerin sonradan meydana gelmiş olmayıp Hz. Peygamber'in isim vermesine dayalı olması, Kur'ân kelimelerinden olmalarını gerektirmez ve bir kelimenin Kur'ân'dan olması için bu kadarı yeterli değildir. Çünkü kitap yani Kur'ân, hadisten ve hatta kudsî hadisten ayrı bir özelliğe sahiptir. Peygamberimizin hadisleri arasında Kur'ân tefsiriyle ilgili nice hadis-i şerifler vardır ki, bunlar tevatür yoluyla rivayet edilseler bile yine de Kur'ân sayılmazlar.
    Bir kelimenin Kur'ân'dan sayılabilmesi için Peygamberimizden Kur'ân olarak alınmış ve tevatür yoluyla rivayet edilmiş olması şarttır. Çünkü Kur'ân'ın hükmü ve değeri yalnız mânâsında değildir, onun lafızları ve kelimelerinin de bizzat hüküm ve değerleri vardır. Çünkü Kur'ân tilavet edilmekle (diğer eserlerden) seçkin ve üstün tutulmuştur. Tilavet ve onunla ilgili özellikler, lafızlarla ilgili hükümlerdir.
    Eski büyüklerimiz bu gerçekten dolayı Mushaf-ı Şerif'i, Kur'ân olarak alınmamış olan kelimelerden mücerred ederek yazarlar ve  جَرِّدُوا الْقُرْاَنَ "Kur'ân'ı (Kur'ân'dan olmayan kelimelerden) ayırınız" veya  جَرِّدُوا الْمُصَاحِفَ "mushafları yabancı  kelimelerden tecrid ediniz." diye tavsiye ederlerdi. Çünkü Kur'ân'dan olmayan kelimelerin veya cümlelerin zaman aşımı ile Kur'ân'a karıştırılarak tahrifat ve bozulmaya sebep olması gibi dinî bir sakıncayı göz önünde bulundurmuşlar ve Mushaf'ın kabının iki kanadı arasında sadece Kur'ân'ın yazılmasına dikkat etmişlerdi ki, bu tavsiye ve özenin nice önemli faydaları ve hayırlı sonuçları görülmüştür.
    Fakat sözkonusu ayıklamayı, Beyhakî "Kur'ân'ı, Kur'ân'dan olmayan ile karıştırmamak" mânâsına yorumlamıştı. Çünkü Kur'ân'ın içine aldığı hikmet bunu gerektirir. O halde Kur'ân'a karışma ve benzeme meydana gelmiyecek


bir şekilde (Kur'ân'dan olmayan tefsir vs.nin) yazılmasında bir sakıncanın olmaması gerekir.
    Hakikaten İbnü Abbas'ın; "ta'şir mekruhtur" demesi bunun o zaman bir olay olduğuna işaret ettiği gibi Kur'ân âyetlerine karışması sakıncasının bulunmaması durumunda bu mekruhun da ortadan kalkacağına delalet etmektedir. Bu anlayışa göre; yazısı, yazılışı Kur'ân'ın yazısından, yazılışından açıkça ayırdedilerek benzeme ve karışma sakıncası ortadan kaldırılmak şartıyla yukarıda zikredilen başlık ve ta'şir işaretlerinin mushafa yazılması "tecrid" tavsiyesine aykırı görülmez ve sakıncasız sayılır oldu. Bu şekilde bu başlık ve işaretler çok eski bir zamandan beri yazma mushaflarda değişik renkler veya altın mürekkeple ve icazet hattıyla özel bir şekilde nakış ve tezhip edilegelmiştir. Matbaanın icad edilmesinden sonra da aynı şekilde değişik yazı stili ve nakış ile Kur'ân yazısından ayrılmalarına dikkat edilmiş ve özen gösterilmiştir.
    Bu şekilde yazmakla Kur'ân'ın sayfaları kesin olarak belli olan bir çerçeve içine alınarak Kur'ân hattı (yazısı) diğerlerinden güzelce ayrıldığından dolayı hem tecrid tavsiyesine önem verilmiş olup Kur'ân'a başka şeyin karışması tehlikesinin önüne engel çekilmiş, hem de Kur'ân'ı koruma ve okumada ihtiyaç duyulan bazı önemli faydalar sağlanmıştır. İslâm'da bu dinî duygu, Arap yazısının çeşitli şekiller ve güzellikler almasında ve bilhassa tezhib sanatının ilerlemesinde etkili olmuş ve mushafların tezhibi (yaldızlanması)nin güzel sanatlar arasında özel bir yer almasına sebep olmuştur.
    Fıkıh (İslam hukuku) açısından بأ س به  "sakıncası olmayan şey"i terketmek daha uygun ve sadelik, zahmete tercih edilirse de biz gelecekte de öteden beri önem verilerek yapılan bu işin devam etmesi gerektiğine taraftar olacağız. Çünkü Kur'ân'ı tecrid etme bir "sedd-i zeria" (kötülüğe götüren yolu tıkama) ve farzın aslı da koruma vediğer şeylerden ayırd etme olduğundan dolayı bu kayıtlı tecridin kayıtsız tecridden daha emin olduğu sabittir ve şer'î hükmün illetiyle (sebebiyle) günümüze kadar geldiği de bilinmektedir.
    Fakat şuna da dikkat çekmek gerekir ki: Bir zaman yapıldığı gibi sanatı ortaya koymak için sayfaların sadeliğini ve Kur'ân hattının düzenlilik ve üstünlüğünü ihlal edecek şekilde Kur'ân nazmının çeşitli ve değişik yazılarla yazılması, aynı şekilde Mushaf'a Kur'ân sayfalarını andırır bir şekilde dua vesaire ilave olunması uygun değildir.
    Bu açıklamadan şu sonuca varırız: Mushafların, karışıklık, ilave ve değiştirme ihtimalini ortadan kaldıracak sağlam ve güzel bir şekilde yazılması veya basılması hususuna dikkat ve özen göstermek müslümanların üzerine vacib olan hususlardan biridir. Ve mushafları inceleme kurulu da bu farz-ı kifâyeyi yerine getirmekle görevlendirilmiştir.

Read more »

Resûl-i Ekrem Efendimizin Pâk Nesebleri

Resûl-i Ekrem Efendimizin Pâk Nesebleri


Cenâb-ı Hak, insanlığın babası Hz. Âdem'i yaratmıştı.
  Başını kaldırıp bakan Âdem (a.s. ), Arş-ı A'lâda muazzam bir nur ile bir isim yazılı gördü: "Ahmed." Merak edip sordu:
  "Ya Rabbi, bu nur nedir?"
  Allah Teâla buyurdu:


 "Bu senin zürriyetinden bir peygamberin nûrudur ki, onun ismi göklerde Ahmed ve yerlerde Muhammed'dir. Eğer, o olmasaydı, seni yaratmazdım!"(1)
  İmanımızla kabul ettiğimiz bu muazzam gerçeği, milyarlar sene sonra gelen o nûrun sahibi de, bütün açıklığıyla ifade buyurmuşlardır.
  Bir gün Ashabdan Abdullah bin Câbir (r.a.), "Yâ Resûlallah," dedi, "bana, Allah'ın herşeyden evvel yarattığı şey nedir, söyler misin?"
  Şu cevabı verdiler:
  "Herşeyden evvel senin Peygamberinin nûrunu, kendi nurundan yarattı. Nur, Allah'ın kudreti ile dilediği gibi gezerdi. O zaman ne Levh-i Mahfuz, ne kalem, ne Cennet, ne Cehennem, ne melek, ne semâ, ne arz, ne güneş, ne ay, ne insan ve ne de cin vardı."(2)
  Semâyı bütün haşmetiyle aydınlatan nûr, sonra ilk olarak Hz. Âdem'in alnında parladı. Sonra peygamberlerden peygambere geçerek İbrâhim'e (a.s.) kadar geldi. Ondan da oğlu Hz. İsmâil'e intikal etti.
  Peygamberlerin babası olarak anılan Hz. İbrahim'in iki oğlu vardı: İshak ve İsmâil (a.s.). O, oğlu İshak'ın neslinden bir çok peygamberin geleceğini Cenâb-ı Hakkın ilhâmıyla bilmişti. Ancak çok sevdiği Hacer'den dünyaya gelen oğlu İsmâil'in (a.s.) neslinden peygamber gelip gelmeyeceği meçhûlü idi. Bununla birlikte âhirzamanda bir büyük peygamberin gönderileceğini de biliyordu. Bu sebeple de, son peygamberin çok sevdiği oğlu İsmâil'in neslinden gelmesini şiddetle arzu ediyordu.
  İlk bânisi Hz. Âdem olan yeryüzünün ilk ma'bedi Kâbe, uzun zamanın geçmesiyle yıkılmış, âdeta yerle bir olmuştu. Hz. İbrâhim, bu mukaddes binânın tekrar inşası için Cenâb-ı Haktan emir aldı ve oğlu İsmâil'le birlikte derhal çalışmaya koyuldu.



Kureyş Kabilesi diğerlerinden üstün ve farklı oldu. Kureyş Kabilesi içinde ise Hâşimîler kolu hepsinden daha çok fazilet ve şeref buldu.
  Bu gerçeği de bizzat kendileri şu şekilde ifade buyururlar:
  "Allah, İbrâhimoğullarından İsmâil'i, İsmâiloğullarından Kinâneoğullarını, Kinâneoğullarından da Kureyş'i, Kureyş'ten de Beni Hâşim'i, Benî Hâşim'den de beni seçmiştir."(5)
  Bütün kaynakların ittifakla belirttikleri, Kâinatın Efendisinin yirminci dedesine kadar uzanan neseb silsilesi şöyledir:
  "Muhammed (a.s.m.), Abdullah, Abdülmuttalib (asıl ismi Şeybe), Hâşim, Abd-i Menâf (Muğîre), Kusay, Kilab, Müne, Kâb, Lüeyy, Galib, Fihr, Mâlik, Nadr, Kinâne, Huzeyme, Müdrike (Amir), İlyas, Mudar, Nizar, Maad, Adnan."(6) İşte, Fahr-i Kâinat Efendimizin büyük dedeleri bu zâtlardı. Herbirinin zürriyeti çoğalmış ve herbiri pekçok cemaatların reisi ve birçok kabile ve aşîretlerin dedesi ve babası olmuşlardır.
  Ancak, ne vakit birinin iki oğlu olsa veya bir kabile iki kola ayrılsa, sevgili Peygamberimizin soyu en şerefli ve en hayırlı olan tarafta bulunur ve her asırda onun büyük dedesi kim ise, yüzünde parlayan müstesnâ nûrdan bilinirdi.

Salih Suruç

Read more »